ADIM ADIM ADAM ARIYORUZ

Gazetecilik ve habercilik bizim işimiz. Zor mu zor, alabildiğine sorumluluk isteyen mesuliyeti ağır bir meslek demek doğru olur sanırım. Çünkü gazeteci, haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan ve okuyucusuna ulaştıran kişidir. Bunu ulaştırırken doğru ve güvenilir olmak zorundadır gazeteci. Güvenilir gazeteci olaylar karşısında objektif ve haksızlıklar karşısında doğrunun yanında duran insan demektir. Bu ilkelere bağlı kalmaya çalışarak yeni bir program başlattık: “Adım Adım Adam Arıyoruz” Nerede ilginç hikâyeleri olan bir adam yakalarsak hemen cipe atlayıp gidiyoruz.
Kısa süre sonra köyün birinde bir adamın ilginç hikâyeleri olduğunu duyduk. Erkenden kalktık, şura senin bura benim diye diye iki saat yolculuktan sonra köy göründü. Sırtını çam ağaçları olan bir dağa yaslamış; suyu bol ve evlerin önünde ceviz, dut ağaçlarıyla yemyeşil görünümlü bir köy. Hele o etrafındaki çiçeklerin renk cümbüşü, insanı alıp başka dünyalara götürüyor. Muhtar bizi çok iyi karşıladı. Hürmette kusur etmedi. Yedirdi içirdi.
Karnımız tıka basa doymuştu, ellerimizi yıkadık, kuruladık. Muhtar:
“Beyler bahçeye geçelim.” dedi. Sonra da içeri seslendi: “Kızım bizim çayımızı bahçeye getir.”
Dev ceviz ağacının altına giderken çitleri sarmaşık gülleriyle kaplı daracık yoldan geçtik. Çınar ağacının altında hazır kıta oturaklar, yanı başında bir çeşme vardı. Anladık ki muhtarın geleni gideni eksik olmuyor.
Çaylarımız geldikten sonra Muhtar:
“Gençler yeniden hoş geldiniz. Şimdi tanışma zamanı geldi.” dedi.
“Benim adım Murat. Delikanlı da Cengiz.” dedim.
Memnun oldum dercesine elini böğrüne götürdü.
“Ne iş yapıyorsunuz diye sormayacağım çünkü fotoğraf makinesi, kamerayı görünce haberci olduğunuzu zaten anladım.”
“Bak muhtarım, biz ilginç hikâyeleri olan, yaşadıkları, gördükleriyle iz bırakan ya da anlatıldığı zaman insanları güldüren veya düşündüren karakterleri arıyoruz. Sizin de epey hikâyelerinizi duyduk. Duyunca biz de uzun süre güldük. En sonunda dedik, şu muhtarımızı gidip bulalım. Kendinin de rızası olursa iki tanesini şimdilik programa alalım. Sermayeyi tüketmeyelim. Başka hikâyeleri de şehre geldiğin zaman başka bir program yaparak dinleriz. Sizce nasıl olur?” diye sordum. Derinden gelen bir bakış fırlattı gözlerime.
Cebinden bir sigara paketi çıkardı. Bana uzattı, ben aldım. Sigaraları yaktık. Geriye doğru yaslandı:
“Kaydedecek misiniz?” diye sordu.
“Evet” dedim. “Cengiz kameraya çekecek.” Cengiz kamerasını ayarlayınca, muhtar başladı anlatmaya; anlatırken de aranılan bir insan olmanın mutluluğu gözlerinin parıltısından belli oluyordu:
“Eskiden. Epey eskiden olan bir hadise bu... Öğretmenler sağ mıdır, ölmüş müdür, nerdeler bilemem şimdi. Ama inanın ikisi de pırlanta gibi çocuklar. Çalışkan, azimli, idealist… Çocukların yetişmesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Hele o Rizeli olan... Şen, şakrak, çocukla çocuk, büyükle büyük; böyle birisi. Namazını kılar, abdestini alır. Çok kibar bir insan. Hanımı da kendinden kibar, anam bacım olsun.
Bizim bir Soya Ali denen hakkaten soya giden bir adamımız var. Adam tam bir baş belası. Güya her şeyi kendi bilir, kendinin aklı herkesten üstün. İlkokul mecburi ya! Kızı okula göndermiyor. Söylüyorlar, birkaç gün gönderiyor sonra yeniden göndermiyor. Bir iki derken bizim Rizeliyle tartışmışlar. Kız çocuğunun okulda ne işi var. Eksik etek, evinde otursun, gibisinden... Öğretmen de: “Bak Ali abi, ben kızların okumasından yanayım. Bunlar yarın anne olacaklar, çocuk yetiştirecekler. Sen göndermezsen ben jandarmaya haber veririm.” demiş. Vay sen misin bunu diyen! Senin hesabına bakarım diye yağmış, gürlemiş.
Öbürü de Konyalı bir öğretmen. O da yeni evli. Aslan gibi. Çalışkan ama onun pek böyle şakası, esprisi olmaz. Kendi halinde. Onun da başka biriyle buna benzer bir hadisesi oluyor. Bir duyduk ki iki öğretmenin de tayini çıkmış. Kışın ortası. Ortalık yağmur.
Eğitimin kızıştığı zamanlar. Bu kışta öğretmenler gitse ne yapar? Çocuklar öğretmensiz kalsa ne yapar? Sizin anlayacağınız, saçma sapan bir durum.
Öğretmene birilerinin yeter ki kafası bozulmasın; hadi yallah! Kendi dört dörtlük, öğretmen günah keçisi ya! Hemen koşarlar siyasetçiye, şu kadar oyum var diye. Oy hesabı çok önemliydi o zamanlar. Öğretmenin kilosu kaç kuruş! Bakın bu köy yerinde, bizler bunu yaşıyoruz. Bir yere öğretmen gelse kimse aldırış etmez ama bir komutan ya da ormancı gelse, seksen kişi ayağa kalkar. Niye? Ya kavga edecek ya da orman kesecek. Okul olsa da olur, olmasa da... Bizim eğitime bakış açımız buydu o zamanlar. Öğretmenlikten daha kıymetli meslek var mı? Bunların hammaddesi insan yahu!
Bir gün öğretmenler erkenden yanıma geldi. Ağızlarını bıçak açmıyor. Sordum:
“Hayırdır öğretmenlerim, okulda olmanız gerekmiyor mu?”
Durumu anlattılar.
“Sizin işiniz zor! Bu kışta kıyamette nasıl gidersiniz.” Ama ben böyle dedikçe sararıyor, kızarıyor, yutkunup duruyorlar. Hele, o Konyalının zaten sesi sedası yok, zanneden dili boğazına aktı.
Rizeli:
“Muhtarım sen istersen bu işi çözersin.” dedi.
“Zor” dedim. “Yapılacak bir şey kalmamış.”
Muhtarlar da yarım hükümet. Yani o zaman siyasetçiler çok kıymet veriyor muhtarlara. Muhtar köyün, köylünün eli ayağı. Herkes muhtarla iyi geçinmeye çalışır. Çünkü kavga yapar, ‘Koş muhtar!’ Orman keser, ‘Koş muhtar!’ Yol, su, nüfus aklına ne gelirse... ‘Koş muhtar.’
Konyalı:
“Ne yapacağız muhtarım?” dedi.
“Bir çaresine bakacağız ama bu size pahalıya patlar.” dedim üstüne bastıra bastıra.
“Nasıl yani?” dedi Rizeli.
“Bakın, yüzer liranızı alırım, merkeze beraber gideriz, arabanın yakıtı, yemek paralarımız sizden!” dedim. Aman Yarabbi, bu tayin işi adamların zoruna ne kadar gitmişse hemen yüzer lirayı elime saydılar. Aldım, cüzdana koydum.
“Yarın sen hazır ol Rizeli.” dedim.
İkisi bir “Allah razı olsun” diyerek elime sarıldılar. Tabii ben yaşça onlardan bayağı büyüğüm. Yüz lira da iyi para o zaman.
Ertesi gün Rizeliyle düştük yola. Yollar da kış günü kaygan, bayağı meşakkatli. Vardık şehire. Bana da giyimim, kuşamım, tipimden dolayı ‘Senatör’ derler ya! Adımız Aziz amma ‘Senatör’ diye diye Aziz ismini ben bile unuttum. Biri “Aziz” dese ben de etrafıma bakmaya başlarım. Tabii bundan da memnun oluyorum koskoca senatörlere benzetiyorlar beni diye. Adana kebabımızı yedik, çayımızı içtik. Öğleden sonra çıktık müdürlüğe. Bekleme salonunda bayağı bekleyen var. Bütün sandalyeler dolu, bir sandalye boş. İşaret ettim sen otur diye Rizeliye. Yüksek sesle:
“Rica ederim Senatör’üm, siz lütfen!” dedi.
Oturmamla kalkmam bir oldu. Sekreter, hemen içeri girdiydi. Ceketini düğmeleyerek geldi:
“Senatör’üm, sizi bekliyor Müdür Bey.”
Hiç bozuntuya vermedim. Rizeliye sen otur diye işaret ettim.
Müdür Bey beni ayakta karşıladı. Hemen zile bastı, iki kahve söyledi.
“Siz yeni mi geldiniz Müdür Bey?” diye sordum.
“Bir hafta oldu.” diye karşılık verdi.
Buralı olsa belki beni tanır diye düşündüm. Gerçi bizim milletvekilleri buranın adamını kolay kolay önemli yerlere getirmek istemezler ya nedense... Kahveleri içtik, ordan burdan yüzeysel sohbetler.
“Buyrun efendim.” dedi. Dedim ki:
“Falan köyden iki öğretmenin tayini çıkmış. Bu kışın ortasında nasıl giderler? Üstelik de bu öğretmenler tam bir komünist. Köyün anasını ağlatmışlar. Köylünün çoğunu komünist yapmışlar, bunlar başka köyü de mi bozsunlar diye gönderiyorsunuz Müdür Bey? Hadi o köy elden çıkmış…” dedim.
“Yaa!” dedi.
Zile bastı, yetkili müdür yardımcısını çağırttı ve talimat verdi:
“Hemen, falan köydeki öğretmenlerden falan falanın tayinlerini durdurma yazısını geçerli bir gerekçe yazarak Vali Bey’e imza için arz edelim” dedi. İş çözülmüştü, bize de teşekkür ederek müsaade istemek kaldı.”
Muhtar sözünü bitirmişti. Çaylarımız tazelenirken sormadan edemedim:
“Peki Müdür Bey’le hiç karşılaştınız mı sonra?”
“Kuzu kesip köye getirdim. Bu olaya hep güldük.” dedi.
“Ya yüzer lira ne oldu?” diye sorunca:
“Paralarını geri verdim öğretmenlerin. O işin esprisiydi o zaman.”
Çayları yeniden ısıttırıp getirtmişti muhtar, bu olaya bayağı güldük.
“Peki, muhtarım, şu milletvekili kapısı nasıl oldu?” diye sordum. Cebinden bir sigara paketini çıkardı, ben atik davranıp sigara uzattımsa da beni öksürttürür, diye istemedi.
“O zamanlar sık sık Ankara’ya gittiğimiz oluyor. Giderken de günün hükmüne göre hediyelerimizi alırız. Derdimizi anlatırız, ağlarız, derken alacağımızı alırız. Bir bölgeyi oranın adamları şekillendirir. Bir köyün, ilçenin, şehrin gelişmesi de oranın yöneticilerinin ufku kadardır. Neyse lafı uzatmayalım, bir nedenden dolayı gittik Ankara’ya. Meclisin milletvekillerinin girdiği kapıdan girmeye kalkmışım. Farkında değilim. Çoğu zaman milletvekilleriyle dışarda buluşup gidiyoruz ya, alışkanlıktandır herhalde. Kapıda bir komiser beni durdurdu:
“Kimlik!” dedi. Kimliği verip muhtar olduğumu söyledim.
“Sen buradan giremezsin.” dedi.
“Niye?” dedim.
“Bura milletvekillerinin girdiği kapı.” dedi. Komiserin gözüne ters ters baktım:
“Ben milletin aslıyım. Aslı gelirse vekillerine halt etmek düşer.” der demez, komiser kahkahayla gülmeye başladı.
“Niye gülüyorsun komiserim, bir hata mı ettik?” dediğimde gülme krizine tutulmuş komiser, git git dercesine meclisi işaret ediyordu.


Yorumlar - Yorum Yaz