MÜŞTERİ MEMNUNİYETİ

Ezana otuz dakika kaldı kalmadı. Bir otobüs döndü lokantaya. Hemen şef koştu, mikrofonu açtı, ince bir ses tonuyla bastırarak:
“Elbistan istikametinden gelip, Mersin istikametine gitmekte olan E… Turizm’in sayın yolcuları, cümleten hoş geldiniz. Kaptanınız iftar molası vermiştir, iyi iftarlar dileğiyle afiyet olsun diyoruz.”
Anonsu bırakan şef, yıldırım gibi fırladı: “Hoş geldin kaptan.” diyerek kaptanın koluna girdi ve yanıma getirdi. Biz de “Hoş geldin.” deyip kaptanlar bölümüne gönderdik.
Gövdeme can geldi. Tezgâh dolu, akşama kadar siftah etmemişiz. Müşteri iyi ve hep oruçluya benziyor. Derken ikinci otobüs geldi. “Şefim!” dedim, şef koşturdu. İyi bir anons yapma ve otobüsün gelmesinin verdiği mutlulukla şefin yüzünü hafif bir gülümseme kapladı. Otobüse doğru hızlı adımlarla gitti, kaptanı karşılayıp yanıma getirdi:
“Hoş geldin Kaptan” dedim.
“Hazırlan, seni Urfa’ya götüreyim.” dedi.
“Ramazan bitsin hele...” dedim “Söz bir Urfa seyahati yapalım.” Karşılıklı gülümsedik.
Garsonlar tatlı bir telaş içinde ben de aralarda dolaşarak, alınan siparişleri gözetliyor, masaların yavaş yavaş dolmasının tadını çıkarıyordum. Tüm müşteriler sessiz bir bekleyiş içerisindeydiler. Sadece masalara bırakılan kaşık şıkırtıları ve garsonların telaşlı ayak sesleri vardı. Sessizliği bozan şefin anons sesi oldu:
“Afşin istikametinden gelip, Adana istikametine giden A… Tur’un sayın yolcuları...”
Tüm masalar dolmuştu. Hatta iki müşteriyi kenardan köşeden bulduğumuz sandalyelerle bir yerlere yerleştirdik. Dışarı çıkınca gördüm ki karşı lokantalarda birer otobüs var. Birazcık yüreğim kabarmadı desem yalan olur. Olmasına olur da içime bir korku da düşmedi değil. Eyvah! Ters gibi bir minibüs sinyal verdi. Keşke durmasa diye yalvarıyorum. Has bereket ki yolcusunu indirip gitti.
Ezan okunur okunmaz, kaşık şakırtıları ortalığı kapladı. Tüm yolcuların yemeklere öyle bir saldırışı vardı ki deme gitsin! İnsanları doyurabilmek ne güzel bir şey. Demiş ya atalar: “Can boğazdan gelir”diye. Biz de boğaza çalışıyoruz. Hele yemekten sonra “Ellerinize sağlık, yemekler çok güzel!” dediler mi, dünyalar senin oluyor. Aralarda geziyorum durmadan, bir anormallik olmasın diye.
Müşterinin yokluğu kadar fazla olması da bir zarar. Kapasitenin üzerinde müşteri geldiği zaman, yandın! Fukara gazetesi gibi reklamını yaparlar. İyi adın kötüye çıkar. Dilden dile gider de bir bakmışsın ki müşteri kaçmıştır. Tam bir diken üstündeyim. Para pul da önemli değil, yeter ki memnun ayrılsınlar diyorum. En önemli husus müşteri memnuniyeti.
Kaşık şakırtıları, ayak patırtıları, ekmekti, suydu her şey yerli yerinde giderken, korkulan en sonunda oldu. Pişmiş aşa su katmak bizim genetiğimizde mi var ne! Müşterinin birisi kaşıkla tabağa vurmaya başladı: “Tan, tan, tan!’’ Öyle bir ses çıkardı ki tüm yolcular dönüp sesin geldiği yere baktılar. “Eyvah” dedim, hapı yuttuk. Nedense aklıma hep Aydınlı koyunları geliyor. Biri bir yere sıçrarsa, tüm sürü sıçrar arkasından. Şefe işaret ettim. Şef birkaç garsonla birlikte koştu. İş tatlıya bağlanacak diye sevindim.
Bir taraftan hesapları yavaş yavaş almaya başlamışken yine “Tan, tan, taaan!” sesiyle irkildim. “Cinlerim tepeme çıktı” derler ya herhalde böyle olsa gerek. Sıçradığım gibi dikildim masasının başına:
“Buyurun” dedim biraz sertçe.
“Yemeğim hâlâ gelmedi” dedi. Garsona dönüp:
“Ne sipariş verdi?” dedim.
“Kebap söylemiş, o da sırada” dedi. Adama döndüm:
“Sulu yemek versinler mi?” dedim.
“İstemem” dedi.
“O zaman bekleyeceksin, bak başka kebap söyleyenler de var. Sırayla getiriyorlar.” dedim. Gözüme baktı anlamsız anlamsız. Bir şey söylemedi. Gittim, yerime oturdum. Hesap vermek için sırada bekleyenler vardı. Hesaplarını verirken de bazıları:
“Hayret, bu çağda böyle bir adam! Tabak çalma dönemi hâlâ var mıymış?” diye görüşlerini söylüyorlardı. Ben de hafifçe gülümseyerek “Bereket versin, teşekkür ederiz” ya da “Afiyet olsun” gibi müesseseyi benimsetecek sözlerle iletişim kurmaya çalışıyordum. Tam kendimizi bu atmosfere kaptırmıştık ki aynı adamın kaşık şakırtıları yeniden gelmesin mi? “Tan, tan, taaaannn!” Bu öncekilere göre daha hızlı ve sertti. Fırladım yerimden. O da beni görünce kalktı masadan:
“Ne oluyor?” dedim.
“Yemiyorum.” dedi.
“İki saniye otur, sıra gelmek üzeredir.” dedimse de anlatamadım. Deli gönül “Geçir şunun suratına!” dedi. Kendimi zor tuttum. “Oğlum müşteri daima haklıdır, müşteri velinimettir.” dedim kendi kendime. Müşteriyle ilgili ne kadar özdeyiş ne kadar atasözü ne kadar deyim varsa geliyordu aklıma. Bu yetmiyormuş gibi bir de benim söylediğim vardı: “Müşteri, işlerin en iyi olduğu zamanda kaybedilir. Eğer müşteri çoksa ve ağzın kalkmışsa yandın demektir!” Bu düşünceler üzerine yine kibarlaştım:
“Lütfen oturun, rica ediyorum.” dedim. Kime söylersin ki! Adam yüzüme ters ters bakıp:
“Yemiyorum, yemiyorum be!” dedi.
“Yemezsen yeme be!” dedim. Hayret, rızkımı sen veriyorsun herhalde!
Ben de kızdım doğrusu. Adama da hak vermiyor değildim. Akşama kadar acıkmıştı. Ama tepki göstermenin yolu böyle olmamalıydı, ekmeğimizle oynamaya kimsenin hakkı yoktu! Ben de içimden dedim ki: “Allah’ına şükret ki mübarek ramazan ayı. Ama yemeye mecbursun, canın istese de istemese de bunu yiyeceksin!”
Aç adam saldırgan olur. Maraş’a kadar bizi karalar. Amacımız müşteri memnuniyeti. Müşteri, yavaş yavaş çekiliyordu ama hâlâ yemek yiyenler de vardı, çayını içenler de. Çaycıdan bir bardak çay istedim. Bir yudum aldım, almadım garson:
“Abi, kebap hazır ama gitti adam, ne yapalım?’’
“Oğlum, ona kebabı yedirmemiz lazım. Üç çeyrek ekmeğe bir dürüm yapın. İçine biberini, domatesini, pervazını bolca koyun. Bir de duble ayran... Hadi, hemen bir tepsiye koyun, şefle beraber alın gelin.”
Tepsiye koymuşlar, ayran duble, üç çeyrek ekmek dürüm. Şef ve garson gelince işaret ettim beni takip edin diye. Ben önde, onlar arkada otobüse gidiyoruz. Bazı yolcular göz ucuyla bizi takip ediyor. Adam da tam kaptanın arkasındaki koltukta oturuyor. Çıktık yukarı:
“Şu ramazanlıkta bizi de üzdün, kendini de” dedim “Şu tepsiyi al ve yemeğini ye.’’
“Yemiyorum!’’ dedi sert sert bakarak.
“Yapma.’’ dedim. “Bizi de kendini de üzme şu mübarek günde. Lütfen Allah aşkına! Birazcık yüzümüz gülecek onu da zehir etmenin âlemi yok!”
“Yemiyorum dedim size, duymadınız mı?’’ Kaşlarımı çattım. Öfkeyle:
“Duydum, ben de diyorum ki eşek gibi yiyeceksin! Erkeksen yeme, bu gençlere seni bir güzel dövdürürüm. Sabahtan beri bize talim ettiriyorsun be! Çok acıktıysan sulu yemek yeseydin. Seninki bana bir koca gerek oda bu gece gerek cinsinden. Böyle saçmalık olmaz! Acelen vardı da neden sulu yemek yemedin?” dedim. Sonra da gömleğimin kolların yavaş yavaş sıvayarak “Sen şimdi yiyor musun yemiyor musun?” dedim.
Gözüme baktı, bakışları değişmişti cebine sakladığı cüzdanını çıkardı. Sesi titreyerek:
“Kaç para?’’ dedi.
“Şu mübarek günde biz para pul istemiyoruz, yiyeceksin geçmişine rahmet diyeceksin. Tamam mı? Hadi afiyet olsun!” dedim.
Ertesi gün otobüs bizim lokantya tekrar döndü. Kaptan gülüyordu, acele bir çay istedi:
“Yav ne yaptın öyle tabakçıya?” dedi.
“Ne yaptım ki? Müşteri memnun gitsin diye kebap yedirdim.’’ dedim.
“Sen büyük adamsın.” dedi.
“Hayırdır!” dedim.
“Adam seni sordu. Ben de patron dedim. Yahu, adam ne güzel adammış, ben eşeklik ettim, dedi. Sen büyük adamsın vesselam.’’
“Abartma.” dedim, “Bizimki müşteri memnuniyeti...’’


Yorumlar - Yorum Yaz