NASREDDİN HOCA İZ PEŞİNDE

Şiir yarışmasının duyuruları yapılmıştı. Bir anda Selçuklu mülkünün dört bir yanından şiirler gelmeye başlamıştı. Bu arada yarışma ile ilgili olarak kulaktan kulağa bazı haberler dolaşıyordu. Kimisi şimdiden yarışmanın galiplerini açıklıyordu bile. Kimine göre yarışmanın sonucu belliydi ve formalite icabı yarışma yapılıyordu.
Bu iddialar Nasreddin Hoca’nın kulağına gelince Hoca bu duyumlar hakkında yerinde tahkikat yaptırmak amacıyla Cafer Efendi’yi tebdilikıyafet Nukud Efendi’nin yanına göndermişti.
Cafer Efendi kendisini taşralı bir şair olarak tanıttı Nukud Efendi’ye. Güya El-Aziz vilayetinden geliyordu ve adı da Rasim idi. Şiir müsabakasına katılacağını, ancak onunla görüşmeden bir şey yapmak istemediğini söyledi. Nukud Efendi karşısındaki genci iyice bir süzdükten sonra:
“Rasim Efendi, malumunuz her şairim diyen müsabakaya katılır amma ödülü içlerinden gerçekte bu işte istidadı olan ve güzel şeyler yazanlar kazanır. Siz kendinize güveniyor musunuz? Arabi mi, Farisi mi yoksa Türki mi yazıyorsunuz eş’arınızı?”
Cafer, sözü direk işin arka planına getirdi:
“Valla efendim, bir şeyler yazmasak da El-Aziz’den kalkıp yanınıza gelmedik. Elbette kalemimize güveniriz. Lakin bize dediler ki bu işlerde arkan olmazsa ağzınla kuş tutsan da bir şey kazanamazsın. Hem bu işler mesarifli işlerdir. Biz de madem mesariflidir, neyse diyeti elan öderiz dedik ve altınımızı akçemizi yanımıza alıp tedarikli geldik. Neyse günahımız çekeriz ceremeyi.”
Nukud Efendi bu cevval gence bir daha dikkatlice baktı. Gözlerindeki pırıltıyı fark etti. Evet, bu adamda iş vardı. Onu bir daha tartmaya karar verdi.
“Delikanlı bu işler o kadar da kolay olmuyor. Altı doldurulamayan bir rütbe, insanın başına taç olarak konulunca kayıp boynuna geçen bir tasmaya dönüşebilir hafazanallah. Kaleminiz kavi midir? Bir de haydi diyelim birinci oldunuz, neyine yarayacak bu mükafaat?”
Cafer ayağa kalktı ve bir tiyatrocu gibi ellerini açarak konuşmaya başladı.
“Düşünün bir kere payitahtta tertip edilen bir müsabakada koca Memalik-i Selçukiyye şuarası arasından taşradan bir yağız delikanlı çıkıp birinci olacak. Tüm cerideler ve mecmualar sizden bahsedecek. Tüm üdeba meclislerinde adınız konuşulacak. Mektep ve medreselerde cümle talebe sizin bir beytinizi terennüm edecek. Belki Sultan bile duyacak medhinizi zat-ı şahanenin ilgisini çekeceksiniz, huzura kabul edileceksiniz. Eş’arınızı zat-ı devlete irad edeceksiniz. O da sizi hediyelere boğacak, onun sevgisine mazhar olacaksınız. Bunlar az şey değil. Bugün bu mertebeyi elde eden elbette tarihte de yerini alır ve isminiz kadim üdeba arasına yazılır.”
Nukud Efendi onun hırsı ve hayali karşısında hayran kalmıştı. Tam da aradığı tipti.
“Genç adam işin farkında olmanız beni bir hayli heyecanlandırdı. Bu kadar önemli bir payeyi elde etmek için sanki her türlü fedakârlığa hazır gibisiniz.”
Cafer, rolünü iyi oynamanın semeresini görmeye başlamıştı. Hiç bozuntuya vermeden devam etti:
“Hiç şüpheniz olmasın efendim. Derler ki ‘kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez.’ Ben de böyle düşünüyorum. İşin ucunda Zat-ı devletin atiye ve ihsanları, üdeba meclislerinde arz-ı endam etmek, mecmualarda serşair veya sermuharrir olmak az şey mi?”
Nukud Efendi tam istediği kıvama gelen gence bir daha baktı. Tam da aradığı kazın tekiydi. Yolunması bir zaruret, hatta furuz-ı ictimaiyye ve iktisadiyyeden bir şart idi.
“Madem bu kadar heveslisiniz bu işe, müsabakaya katılacağınız şiiriniz yanınızdaysa bir bakalım.”
Cafer Efendi hemen cebinden bir kâğıt çıkardı ve Nukud Efendi’ye uzattı. Nukud Efendi şiiri okudu. Sonra yüzünü buruşturup geri verdi. Cafer hemen sordu:
“Hayırdır efendi, yüzünüz düştü, beğenmediniz mi?”
Nukud Efendi yine asık bir suratla:
“Evlat biz “deruni aşk” yazmıştık şartnameye. Bu şiir dağa, bağa, ota, çöpe, dereye, kurda kuşa yazılmış bir tabiat şiiri. Bununla olmaz.” dedi.
Cafer durur mu? Hemen itiraz etti.
“Olur mu efendi, bu da tabiat aşkını anlatıyor. Aşk, aşk olduktan sonra ister beşeri olur, ister ulvi, ister tabiat, ister nebatat, ister hayvanat... Aşk, aşktır.”
Nukud Efendi’nin amacı ortamı kızıştırmaktı. Yine olmaz anlamında başını salladı.
“Bunu heyet-i mümeyyizeye kabul ettirmek çok zor iş. Bir de…” dedi ve yüzünü pencereye çevirip sustu.
Cafer merakla sordu:
“Bir de…si nedir aga? Adamı çatlatma, söyle de bilelim.”
Nukud Efendi, bu defa başındaki kavuğu çıkarıp başını kaşımaya başladı.
“Bir de elyevm şuara-i nisaya karşı bir rağbet var. Heyet-i mümeyyize bir kadını birinci seçebilir.”
Cafer bir şey söyleyecek oldu ama vazgeçti. Sonra aklına bir fikir gelmiş olacak ki hemen atıldı.
“Kolayı var, öyle birisini de ikinci yaparsınız, olur biter.”
Nukud Efendi kendini ağırdan satmak derdindeydi.
“Senin dediğin gibi de olsa çok zor, hatta imkânsız. Zira birincilik için çok bastıran var. Çok mesarifli olur. Altından kalkamazsın.”
Cafer, Nukud Efendi’nin iyice havaya girdiğini görünce yılışmaya başladı.
“Mesela kaça biter bu iş?
Nukud Efendi kafasında bir hesap kitap yaptı.
“Valla birincilik için piyasa beş bin akçeden başlıyor.”
Cafer şaşırmış gibi yaparak:
“Nasıl yani birincilik için vaat edilen üç bin akçeyi geri verip bir de üste iki bin akçe mi vereceğiz?”
Nukud Efendi kurnaz bakışlarıyla karşısındaki genç şaire bir nazar attı ve alaycı bir ses tonuyla:
“Şuara-yı âkilane alacakları üç bin akçeden zaten vazgeçiyor. Üste bu kadar daha veriyorlar ve dahası da var.”
Cafer şaşırmıştı.
“Dahası da neymiş acep?”
Nukud Efendi arkasına yaslandı ve son darbeyi indirdi.
“Müsabakada vaat edilen bedeller heyet-i mümeyyizeyi ikna etmek için harcanacak. Birinci olmak isteyen şair cebinden beş bin akçeyi ortaya koyacak ve açık artırma yapılacak. Kim çok verirse o birinci olacak. Diğerleri de ikinci üçüncü ve teşvik derecelerini alacak. Bu iş böyle. İşine gelirse haftaya bu mezat yapılacak. Ayrıca…”
Cafer köpürmek üzereydi.
“Ayrıca ne?”
Nukud Efendi gevrek gevrek gülerek:
“Niye kızıyorsun ki genç adam? Pazar bu, pazarın şartı bu. Ayrıca şuara-yı nisadan bu mezada katılacaklar giriş akçesi olarak sadece bin akçe ödeyecek. Onlara tenzilatlı.”
“O niyeymiş, biz beş bin öderken onlar neden üç bin akçe ödüyor?”
“Niye olacak canım teşvik için! Sayıları çok azdır. Mevcutların da naz ü cevrinden bıktık, usandık. Sayıları artarsa rahatlarız. Nisa lehine iltimas ediyoruz, kötü mü?”
Cafer, öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Daha fazla konuşursa oynadığı oyun bozulacaktı. Müsaade isteyip oradan ayrıldı ve doğruca Hoca’ya gelip durumu anlattı.
Hoca da soluğu Kadı Efendi’nin yanında aldı. Kadı Efendi, Hoca’yı hemen huzura aldı. Kısa bir hoşbeşten sonra sordu:
“Yahu Hoca’m, bu müsabaka hakkında kulağıma hiç güzel şeyler gelmiyor. Sende ne haberler var diye merak ettim.”
Hoca, Kadı Efendi’ye gelen haberleri merak ettiği için hemen sordu:
“Hayırdır Kadı Efendi size gelen haberler ne minvalde, müsaade buyursanız onları işitmek isterim. Belki bana gelen haberler de aynı şeylerdir.”
Kadı Efendi endişe ile anlatmaya başladı:
“Valla Hoca’m, şuara ve üdeba arasında bir hoşnutsuzluk var. Bu heyet-i mümeyyizeden adil bir netice çıkmaz diyorlar. Herkes sonucun belli olduğunu söylüyor. Kimisine göre heyet-i mümeyyize kendi mecmualarının şuarasından birilerini birinci edecek, sonuçta bu mecmua şuarası ödülleri paylaşacak. Durum bu.”
Hoca bu sözlere tebessüm ile karşılık verdi ama birden yüzü tedirgin bir hâl aldı.
“Ah Kadı Efendi, sadece bu kadarı olsa buna razıyım. Yarın netice ilan edilince farklı isimler görülünce onlar susar. Ancak iş daha vahim.”
Bu defa Kadı Efendi de merak etmişti. Neydi Hoca’yı böyle arpacı kumrusu gibi düşündüren mesele. Kendisinin bilmediği, duymadığı ne olabilirdi?
“Hayırdır Hoca Efendi, pek meyus ve üzgün gördüm zatıalinizi. Bu kadar vahim bir haber ne ola ki sizi bu kadar endişeye düçar kılsın?”
Hoca, masa üzerindeki testiden bir maşrapa şu içtikten sonra ellerini dizine vurarak:
“A Kadı Efendi, bu Nukud Efendi olacak alçak herif ödülleri açık artırmaya çıkarmış.”
Kadı Efendi, duyduğu sözden bir şey anlamamış olacak ki Hoca’nın yüzüne bön bön bakarak:
“Nasıl yani?” diye sordu.
Hoca öfkeyle ayağa kalktı oda içinde ileri geri dolanmaya başladı.
“Nasıl olacak, birincilik ödülünü isteyen, beş bin akçeden başlayan bir bedeli gözden çıkaracakmış. Bu arada bu meblağın üzerine bir akçe kim fazla verirse onu birinci yapacağım diyormuş. Diğerleri de sırayla ikinci, üçüncü olacakmış. Yani adam hem verilecek ödüle el koyuyormuş hem de üste para istiyormuş.”
Kadı Efendi duydukları karşısında küçük dilini yutacaktı neredeyse. Elini göğsüne yapıştırdı. Fenalaşmıştı. “Bana bir şeyler oluyor” diye oracığa yığıldı.


Yorumlar - Yorum Yaz