ŞÖHRET PEŞİNDE

TRT’den gelmişler; Elimizden Obamızdan belgeseli için çekim yapacaklar. Programı Ankara Televizyonu’ndan Adem Gürses’le İsmail Güngör hazırlıyor, Cemile Kutgün sunuyor.
Saim Bey derse getiriyor çekim ekibini. Güzel bir girişin ardından Doğu Anadolu’nun son meddahı Behçet Mahir’i takdim ediyor bize.
“Möhderem seyircilerimiz”, diye başlıyor Behçet Mahir ve devam ediyor: “Hekâyeye başlamadan evel, aldığım Hafiz Muğdat ustam ve hocam… Bögün Hafız Muğdat kimin bir meddah Türkiye değil, dünyada yok idi. On sekkiz sene Arabi ders gören bir şehis. Bu Hafiz Muğdat’a hizmet ederah, eger Köroğlu’ni, eger Emrah’i, eger diger gelip giden dünyaya, bizden evel gelenlerin hekâyelerini, dertlerini, devalarını anlatmişdi. Yedi yılda ben de onnan, yedi kere… Ve gendisi sağlığında demişdi: Ben öldükten sonra Türk devleti ilerliyecek, onun zamanında beyle bantlar bi şeyler yoh idi. Esgi teşkilatlar… Ardından çıhan bantlara alınacak ve Türk devleti ilerleyerah bütün dünyaya ses duyuracah… Verdigim emekleri ve kimden örgendigin ikrar edeceksin, inkâr etmeyeceksin demişdi bene. Ben de onun hüzurunda ‘evet’ demişdim. Tebi bu binanın girmek için bir ğapisi var, dey mi? Ğapiden teker teker giriyoruz…”
Sınıfın kapısından girmek yetmiyor bize. Ozanlar Kahvesi’nin kapısından da girmek istiyoruz. Şöhret, oturduğun yerde gelip bulmaz seni. Biraz kovalamak lazım.
Tamam, ben de biliyorum, “Şöhret riyaya benzer bir hâldir ve kalbi öldüren zehirli baldır.” Ama bir de nefsime sor! İlle de “şöhret” diyor!
Akşam Mehmet’le Ozanlar Kahvesi’ndeyiz. Orada da çekim yapılacakmış. Yine Behçet Mahir… Şöyle en ön sıraya kuruluyoruz Mehmet’le.
Program yapımcılarından Adem Gürses bizi görünce
“Yine mi siz?” diyor.
“Evet, biz, diyoruz. Bizim meşhur olmak gibi bazı planlarımız var da...”
Behçet Mahir başlıyor söze:
“Söz, meydan, Âşık Abbas’ta tükeniyordu. O zaman âherden giren âşıh serbesttir, girecek diye ele bir tedbir ğurmuşdi ki, haliler serilmiş, yeddi ğat hali üsdünde, yeddi ğat sandalye üsdünde…”
Behçet Mahir, hikâyeyi anlatırken zaman zaman kamera ile aramıza girip önümüzü kapatıyor. Mehmet, arkadan uzanıp Behçet Mahir’in ceketini çekiştiriyor. Önümüz açılıyor. Tekrar kameranın çekim alanına giriyoruz.
Mehmet kim? Sınıfın en yüksek rakımına sahip arkadaş. Mezuniyet yıllığına da böyle yazmıştım.
Mehmet şair, Mehmet dadaş, Mehmet dost. Bir Küllüğümüz var bizim de Erzincankapı’da; Yüksel Çayevi. Orada oturup memleketi kurtarıyoruz. Şiir sohbetleri, eleştiriler, hayaller, rüyalar…
Mehmet, Âşık Fuat Çerkezoğlu’nun yeğeni. Kulağı âşık tarzı şiirlerle dolu. Dili doğaçlama şiir söylemeye yatkın. Ben onun yanında bir parça kalem şuarası sınıfındanım.
Ara sıra atışıyoruz. Beni ezip geçiyor.
Yanılıp yakılıp,
Hayalin peşine takıldık bugün
Deniz bana düştü çöl sana düştü
Aşk uğruna yandık yakıldık bugün
Ateş bana düştü kül sana düştü
desem
Bir sevda pazarı kuruldu yine
Atlas bana düştü çul sana düştü
Her seven kavuştu istediğine
Bekâr bana düştü dul sana düştü
deyiveriyor.
Sözün bittiği yerde öylece kalakalıyorum.
“Oh olsun” diyorum kendi kendime. “Sen misin Mehmet’le atışmaya girişen?”
Yine de uslanmayıp atışmalara devam ediyordum. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış. Doğrudur. Ben de onaylıyorum.
Ozanlar Kahvesi’nde Reyhanî’nin, kimseyi bulamadığı zamanlarda çıraklarından birini karşısına alıp sazın ve sözün gücüyle evire çevire dövdüğünü görmek hoşumuza gidiyor. Çırağa acıma hakkımızı saklı tutuyoruz tabii.
Nusret Torunî ve Fuat Çerkezoğlu atışmada iyiler. Hüseyin Sümmanioğlu daha içe dönük duruyor. Onun, karşısındakini sözle hırpalaması zor. Adanalı Feymanî’yle kardeş kardeş atışıyorlar. Ruhanî de öyle, Mevlüt İhsanî de. Gülhanî ve Nuri Çıraği, bir adım geriden gidiyorlar. Erol Ergani, İhsan Yavuzer, İsrafil Daştan, Rahim Sağlam ise henüz çırak.
Reyhanî, ustası Nihanî ile başladığı atışma vadisinde almış başını gitmiş.
Hele bir de Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova gibi Karslı âşıklar Erzurum’a gelmiş ve Ozanlar Kahvesi’ne uğramışlarsa işin içine azıcık mikro milliyetçilik giriyor ve kıyamet kopuyor. Ortalık toz duman. Reyhanî ile Çobanoğlu kıran kırana atışıyorlar. Bazen Reyhanî, Çobanoğlu, Taşlıova üçlü atışıyorlar. Çobanoğlu sesiyle olduğu gibi sahne duruşuyla da müthiş bir karizma.
Bir atışma dinleyip kahveden çıkmışsak yol boyu Mehmet’le atışıyoruz. Her seferinde susturuyor beni. Yerden yere vuruyor. Her seferinde benim dörtlüğü zihnimde hazırlamam daha uzun sürüyor. Doğaçlama dedikleri iş hiç kolay değil.
Günler, haftalar böyle geçiyor. İçimiz dışımız şiir…
Allah affetsin! Bir de Halûk Hoca’nın ruhundan af dilemeliyim. Eski Türk Edebiyatı derslerinde atışıyoruz Mehmet’le. Aslında atışma değil de, ortak şiir yazma denemeleri yapıyoruz desem daha doğru olur. Bir dörtlük o, bir dörtlük ben. Bir ders saatinde sekiz on dörtlüğü buluyor bazen.
6 numaralı dershane; namıdiğer Ali Nihat Tarlan dershanesi…
Yan yana ya da önlü arkalı oturmuşsak sorun yok. Ama uzak sıralarda oturmuşsak dörtlüğü yazdığımız kâğıdı katlayıp birbirimize ulaştırmamız kolay olmuyor. Hoca’nın sınıfa bakmadığı, yani tahtaya beyit yazdığı anı yakalamak gerekiyor.
Orada da bana nal toplatıyor Mehmet. Diyelim ki ayağı ben açtım ve ilk dörtlüğü yazdım:

Çiçekler gülümser inceden ince
Yayla çiçekleri kır çiçekleri
Gönül dünyamıza bahar gelince
Açar ruhumuzda narçiçekleri

Beş dakika geçmeden cevap geliyor:

İster denize git ister dağa git
Sarmış etrafını sır çiçekleri
Açar gönlümüzde günde beş vakit
Hazreti Kur’an’ın nur çiçekleri

Şiir bitiyor. Çünkü söz bitiyor.
Aradan uzun mu uzun yıllar geçiyor.
Yazıp yayımlıyoruz, yazıp saklıyoruz. Yazdığımızın onda birini ancak yayımlıyoruz.
İyi başlamıştık aslında ama benim açımdan devamı gelmiyor.
Gençlik yıllarında çok kovaladım şöhreti, yoruldum. Dernekler kurdum, konferanslar verdim, projeler hazırladım, kampanyalar düzenledim, şölenlere katıldım, dinletilerde boy gösterdim, sergiler açtım, sahnelerde göründüm, ekranlara çıktım. Bütün bunları yaptım da ne oldu? Olmayınca olmuyor işte. Ne kadar zorlasan boş!
Şimdi hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden. Evde oturup iş verecek kişilerin ayağına gelmesini bekleyen Karagöz gibiyim. Benim gibi tembel bir adama da bu yakışır.
Öte yandan Mehmet iki şiir kitabıyla aradığı şöhretin birazını buluyor. Yayıma hazır bir sürü kitabı var. Son zamanlarda film dünyasına da el attı. Senaryolar yazıyor.
Ben hâlâ bekliyorum. Bir gün keşfedilir de şöhrete ulaşır mıyım, gerçekten bilmiyorum.


Yorumlar - Yorum Yaz