MEYHANEDE AKŞAM YEMEĞİ

Erdoğan Bey’le yolculuk, katkısız çiçek balıdır; tadına doyulmaz. Bir Tokat yolculuğumuz vardır, dillere destan. İlle de Ballıca Mağarası’na gidişimiz... O ayrı bir hikâye konusudur. O konuyu burada harcamak istemem.
Namık Kemal Üniversitesi, adına yakışır bir jestle, adını aldığı şairle ilgili anlamlı bir sempozyum düzenlemiş. Bize bahane lazım... Peki, daha ne lazım? Dostlarla eğlenceli bir yolculuk… Sempozyumu kim düzenlemiş? Orhan Kemal dostumuz. O çağırır da gidilmez mi?
Hemen hazırlıklara başlıyoruz. Ben mektuplarından hareketle Namık Kemal’in baba olarak portresini çizmeye çalışacağım. Zevkle çalıştığım, uzun süren, aynı zamanda oldukça hacimli bir bildiri çıkıyor ortaya: Otuz sayfa. Elbette otuz sayfayı on beş dakikada anlatmak mümkün değil. Özetlemek gerekecek. Özetleriz, canım. Ondan kolay ne var! Hele bir Tekirdağ’a varalım.
Ertesi gün Tekirdağ’dayız. Güzel şehir. Sonradan denizi görmüş biri olarak eskiden beri şunu bilir şunu söylerim: Bir şehir denizle evliyse güzeldir. Tekirdağ’ın yanına al İstanbul’u, Kocaeli’yi… Bir yanı Marmara, bir yanı Karadeniz... Gel keyfim gel! Tut Çanakkale’yi, Balıkesir’i. Bir yanı Adalar Denizi, öbür yanı Marmara…
Git öteye! Gör Bursa’yı, Yalova’yı… Gir Marmara’nın koynuna!
Gel beriye! Gez Aydın’ı, Edirne’yi, İzmir’i, Muğla’yı… Adalar Denizi’ne uğra!
İn Akdeniz’e! Adana, Antalya, Hatay, Mersin…
Yeter mi? Yetmez! Karadeniz ipine tespih tanesi gibi dizilmiş şehirlere yolunu düşür! Gir doğudan, çık batıdan! Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop, Kastamonu, Bartın, Zonguldak, Düzce, Sakarya, Kırklareli…
Fırsat bu fırsat deyip Türkiye’nin denize komşu bütün şehirlerini saymış oldum mu? Laf aramızda coğrafyam hiç iyi değildir. Hızımı alamadım. Daha sayayım mı? Çık yurt dışına! St. Petersburg, Barcelona, Dubai, Dubrovnik, Miami, Nice, Rio, Rotterdam, Venedik… Liste uzar gider. Burada keseyim en iyisi.
Hikâyeme döneyim. Tekirdağ güzel şehir demiştim.
Sabah erkenden yürüyerek şehre iniyoruz. Kuşluk namazını Rüstem Paşa Camii’nde kılamıyoruz, çünkü cami kilitli.
Üniversiteye dönüyoruz. Gün boyu oturumlar, bildiriler… Öğle. Yemek. Ardından yine oturumlar, yine bildiriler… Akşam. Yemek için otobüslere doluyoruz.
Gide gide deniz kenarında bir mekâna varıyoruz. Bir kapıdan içeri giriyoruz. Bir döner merdivenden aşağı kata inmemiz gerekiyor. İniyoruz. Sarı mavi loş ışıklar altında, buğulu, hafif sisli bir ortam. Bu tür mekânların müdavimi olmak gerekmez. Besbelli burası bir meyhane! Ötede beride masalar donatılmış; mezeler, şişeler, demlenen insanlar var. Biz de ilk defa meyhanede akşam yemeği yiyeceğiz, iyi mi?
Bir masaya oturuyoruz. Yanımızda üç genç arkadaş var. Ne bulmayı umuyorlarsa bize takılmışlar.
Birazdan garson geliyor. Malûm replik:
“Ne alırsınız, efendim?”
“Ayran var mı?” diyor Erdoğan Bey.
Garson şaşkın gözlerle bize bakıyor.
“Bizde ayran bulunmaz, efendim.”
Araya giriyorum.
“Erdoğan Bey, diyorum, şifreli konuşmayalım. Bak, garson bey kardeşimiz anlamadı. Ne istiyorsan açıkça söyler misin?”
Dönüyorum garsona:
“Hocama ne getireceksen bana da aynısından, lütfen!”
Yemek konusunda, vur tut, köftede anlaşıyoruz. Tamam da, yanında ne gelecek? Garson uzaklaşıyor. Genç arkadaşlar tedirgin.
Tam o sırada Erdoğan Bey mini konserine başlıyor. Kul Nesîmî’den açıyor kapıyı. Ses olağanüstü. Allah için, güzel söylüyor. Sesine sağlık, hocam!
“Ben melamet hırkasını kendim giydim eğnime / Ar u namus şişesini taşa çaldım kime ne? / Haydar Haydar / Taşa çaldım kime ne?”
Dilim döndüğünce, sesim yettiğince eşlik etmeye çalışıyorum. Biz melamet hırkasını giyince genç arkadaşlar da şaşkınlık hırkasına bürünüyorlar.
“Gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi / Gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni / Haydar Haydar / Seyreder âlem beni.”
Genç arkadaşlar da meraklı gözlerle bizi seyrediyorlar. Sonra birbirlerine bakıp mimik yarıştırıyorlar.
“Sofular haram demişler bu aşkın şarabına / Ben doldurur ben içerim günah benim kime ne?” / Haydar Haydar / Günah benim kime ne?”
Genç arkadaşlar iyice tedirgin oluyorlar.
Nasıl yani? Şarap haram değil mi? Bu adamlar gerçekten içecekler mi şimdi? Nereye düştük biz yahu! Neye çattık böyle? Ne diye takıldık bu adamlara? Şimdi nasıl kurtulacağız buradan?
Bütün bunları genç arkadaşların bakışlarından okumak mümkün…
Derken türkü bitiyor:
“Nesîmî’ye sordular ki yârin ile hoş musun? / Hoş olayım olmayayım o yâr benim kime ne? / Haydar Haydar / O yâr benim kime ne?”
Türkünün bu bölümünde Erzurumlu Naim Hoca’nın bu şiiri okuduktan sonra, “Bah hele bah, devamsıza bah, diyir ki, ‘yârin ile hoş musan?’ Hoş oluram, olmam. Sene ne, oğlum?” cümlelerini hatırlıyorum.
O sırada köftelerimiz geliyor. Garson,
“Özür dilerim, diyor, içecek ne istemiştiniz?”
Erdoğan Bey,
“Söyledik ya, diyor, ayran.”
“Ayranımız yok, efendim.”
“Ona benzer bir içkiniz de mi yok?” diyorum.
Genç arkadaşlar, “Hah, şimdi dananın kuyruğu kopmak üzere.” diye düşünüyor olmalılar. Ciddi ciddi masayı terk etmeyi bile akıllarından geçirebilirler.
Onlara daha fazla ecel teri döktürmek insafsızlık olur.
Erdoğan Bey’le aynı anda bir kahkaha savuruyor,
“Su, diyoruz, sadece su.”
Gençlerin derin bir oh çektiğini görüyoruz.


Yorumlar - Yorum Yaz