SESSİZ GEMİ İŞTE O GÜN YAZILDI

Bir şey söyleyeyim mi? Bu milenyum aşktan yana çok fakir. Beşte birini yaşadık, hâlâ tık yok. Gözünü sevdiğim yirminci asır... Savaşları da çoktu ama dünya çapında büyük aşkları da vardı. Sartre’la Simone de Beauvoir, Salvador Dali ile Gala, Kafka ile Milena, Hitler’le Eve Braun, Faruk Nafiz’le Şükûfe Nihal, Selahattin Pınar’la Afife Jale, Nâzım’la Piraye, Yahya Kemal’le Celile Hanım gibi... Say say bitiremezsin.
Sözün burasında Yahya Kemal ve Celile Hanım’a uzun bir bölüm ayırmak gerekir. Celile Hanım kim? Bir ressam ve müzisyen. Nâzım Hikmet’in annesi. Yahya Kemal kim? Bir şair. Nâzım’ın Deniz Lisesi’nde edebiyat hocası. Nâzım, Yahya Kemal’in öğrencisi. Babası Hikmet Bey vefat edince annesi dul kalmış, kendisi de yetim. Celile Hanım, Yahya Kemal’in öğrencisinin velisi aynı zamanda büyük aşkı. Sacayağına bak, hizaya gel!
Nâzım, Yahya Kemal’in vakitli vakitsiz annesine kırmızı güller göndermesine, uzun uzun telefonlar açmasına, ikide bir teneffüslerde çağırıp “Nâzım, çucuğum, anneniz hanımefendi nasıllar?” diye sormasına fena bozuluyor. “Hoca, bu ne ayak?” diyor içinden. Sonra bakıyor ki olay kontrolden çıkmak üzere. Öğretmen, veli görüşmesinin sınırlarını taşmış. Ateş bacayı sarmış. Yoo, o kadar uzun boylu değil!
Geçiyor hocasının karşısına. Yerinde bir iki yaylanarak ve sağ elinin işaret parmağını hocasının burnuna doğru sallayarak o ünlü repliğini patlatıyor.
“Hoca, hoca!” diyor. “Hocam olarak girdiğiniz eve babam olarak giremezsiniz. Girmeye kalkarsanız yakarım.”
Neme lazım, okkalı tehdit. Hocasına posta koyuyor kerata, racon kesiyor.
Yahya Kemal’i alıyor bir telaş. Telaş, duygunun hafifletilmiş adı. Aslında korku.
Yakar mı yakar. Oğlan deli.
“Çucuğum, veririm edebiyattan zayıf, bak, kalırsın sınıfta.” dese bu deli oğlanın önünü kesebilir mi? Mümkün değil.
Adamın soyadı Beyatlı ama beyim, can da tatlı. Nâzım delifişek bir oğlan.
Ne yapacağı belli olmaz. Çeker Sürmene bıçağını, saplayıverir şairin böğrüne böğrüne. Hiç düşünür mü “Yahu, bu adam, ülkenin en büyük şairi. Bunu öldürmek, ülkenin edebiyatını katletmektir.” falan diye? Umurunda olmaz çünkü kendisi onun yerini fazlasıyla dolduracak bir şairdir. Yahya Kemal de kim? Böyle sınırsız bir öz güveni vardır Nâzım’ın.
Arkadaşlarının ağzında bir tekerleme çoktandır sakız olmuştur: “A be şişmanım, sana düşmanım, sana ‘hocam’ dediğime pişmanım.”
Yahya Kemal’in içini güveler kemirir:
“Ben bir şevk akşamında Endülüs’ü üj defa kızartan adam, bir çucuğun karşısında pes eder miyim? Ederim be! Yenilgiyi kabullenir miyim? Kabullenirim be! Ne yapayım, mangal yürekli değilim. Erkes kadar ben de ülümden kurkarım. Atıp tutanlar vardır ani: “Ölüm bize vız gelir, arkadaş, sevdik mi ülesiye, aşkından külesiye... Yuktur bu yulun dünüşü. Ya herru ya merru.” Ben unlardan değilim be! Te be bu mevzular kunuşurken iyidir de, iş başa düşünce pabuç pahalıdır be!”
Yahya Kemal o günden itibaren köşe bucak kaçmaya başlıyor. Park Otel’de resepsiyona kesin talimat veriyor:
“Ani gelir bir sarışın, uzun buylu, mavi güzlü çucuk, gürürsün oni, bilirsin, yukum ben. Günderme udama sakın. Üğrencimdir. Beğenmemiş verdiğim nutu. Üldürmek ister beni.”
Resepsiyondaki memur kesin konuşuyor.
“Siz hiç merak etmeyin Agâh Bey. Onu paketler evine göndeririz. Sizin kılınıza dokunamaz. Biz müşterimizi kurda kuşa yem etmeyiz. Yabanın kopuğuna çerez diye sunmayız.”
Koca şair biraz olsun rahatlamış mıdır? Hayır. Sürekli tedirgindir. Diken üstündedir. Sonunda bir karara varır. Aşk bir tür kelle avıdır. Öyleyse vazgeçmek en iyisi. Can gidince aşk mı kalır? Bir pusula yazıp gönderir Celile Hanım’a. Konuşurken Rumeli ağzı konuşur ama yazarken dili İstanbul Türkçesidir.
“O haylaz oğlunuz yüzünden maalesef bu aşkı sürdürmem imkânsız.” der. “O peşimde alıcı kuşlar gibi dolaştıkça bana saadet haram. Celile’m, sultanım efendim, beni bağışlayın. Ben çekiliyorum. Size bensiz mutlu bir hayat diliyorum.”
Celile Hanım pusulayı okuyunca küplere biniyor:
“Hıh, sünepe!” diyor içinden.
“Korkak!” diye bağırıyor sonra. “Hımbıl, aşkına sahip çıkamayan ödlek!”
Celile Hanım, oğlunun aşkını tehdit ettiğini duymuştur. Düşüncelidir.
Bu şişman adamı seviyor mudur? Evet. O şişman adam Celile Hanım’ı seviyor mudur? Tabii ki. Niye, canım, şişmanların da sevme sevilme hakkı vardır. Kırk yıl sonra Yeşilçam’ın Horoz Nuri’si Vahi Öz’ün yana yakıla “Bediaaa!” diye bağırdığı duyulacak. Beyaz perde o pürüzlü sesle çın çın çınlayacak; senin o hırçın Nâzım oğlun da Moskova’dan duyacak. Süleyman’la Nazmiye, Bülent’le Rahşan aşklarına şahit olacak Türk siyaset sahnesi.
Nâzım aşktan anlıyor; şair çünkü. Öyle de, ne diye bu güzel aşka takoz oluyor? Biraz saygı lütfen! Kendisi gün gelecek koleksiyon yapacak. Bu çifte stardart niye?
Cevabi mesajı tez elden yazıp gönderiyor Celile Hanım:
“Benden bu kadar çabuk vazgeçeceğiniz aklıma gelmezdi. Benim cesaretimin onda biri yokmuş sizde. (Tabii, Celile Hanım. Senin için bunları söylemek kolay. Ardında katil adayın gezmiyor.) Aşkını savunamayan adamla işim olmaz benim. Sizin gibi bir pısırığın yaşadığı şehirde yaşayamam artık. Yarın gemiyle Paris’e gidiyorum dönmemek üzere.”
Not: Nâzım, Bolu Aladağ’da izci kampında.
İmza: Düne kadar sizin Celile’niz, şimdi ise hiç kimsenin Celile’si.
Celile Hanım imzadan önceki notu niye yazmış olabilir? Vardır bir sebebi.
Canım, anlayın işte. Polisiye hikâye yazmıyoruz burada.
Ertesi gün Beşiktaş rıhtımında Fransa bandralı Turquoise gemisi kalkış hazırlıklarını tamamlamak üzeredir.
Celile Hanım merdivene yürürken ikide bir dönüp arkasına bakmaktadır. Tam o sırada Yahya Kemal kan ter içinde, nefes nefese rıhtıma düşer. Sanki koşmuyor da yuvarlanıyordur.
Çatallaşmış bir ses doldurur rıhtımı:
“Celileeee!”
Celile sesi duymuştur. Anında karşılık verir:
“Yahyaaa!”
Devam eder ses ve yankısı:
“Celileeee!”
“Yahyaaa!”
Celile Hanım merdivenlerden iner.
İki orta yaşlı âşık ağır çekimle birbirine doğru koşarken perdeye “SON” yazısı düşer ve film biter.
Oldu mu şimdi? Bitti mi yani? Hayır tabii ki.
Biraz soğuk bir vedalaşma olur. Celile Hanım bekler ki, Yahya Kemal “Gitme!” desin. Yahya Kemal bekler ki, Celile Hanım “Sen geldin ya, gitmeme gerek kalmadı.” desin.
İkisi de bir şey söylemez. Yahya Kemal söylemeye niyetlenir ama korkusu engel olur. Öyle ya, Nâzım, o hırçın “çucuk” sonsuza kadar Bolu Aladağ’da yavrukurt olarak kalmayacaktır. Yarın öbür gün dönecek ve Yahya Kemal’le olan köşe kapmaca oyununu sürdürecektir.
“Allahaısmarladık.”
“Güle güle.”
Hepsi o kadar.
Her ikisinin de el sallayacak gücü yoktur.
Turquoise demir alır. Boğazın sularında süzülüp Karadeniz’e uzanır.
Yahya Kemal ardından acıyla bakar geminin. Ayakta duramaz. Olduğu yere çömelip iskele babalarından birine sırtını dayar. Gözleri buğulanmıştır. Cebinden kalemi kâğıdı çıkarır; günün, haftanın, ayın, yılın, yüzyılın şiirini yazar.
“Artık demir almak günü gelmişse zamandan/Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.”
Koca şair öyle şaşkındır ki, “Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol” derken veda sahnelerinde kolun değil, elin sallandığını bile unutmuş ama can yakıcı gerçeği ifade etmeyi başarmıştır: “Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler/Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.”
On iki dizelik şiir biter; “Sessiz Gemi” olarak tarihe geçer.


Yorumlar - Yorum Yaz