FİNCANI TAŞTAN OYARLAR

 
Fincan ve kahve, tencere ve kapağı gibidir; birisi olmadan diğeri işe yaramaz. Kahve, fincana göre birinci derecede başrol oyuncusu olmasına rağmen tek kişilik gösteri yapma becerisine sahip değildir.
Kahve ve fincanın kısa tarifini yapmayı bilmesem de kahve ve fincan üzerine biraz bilgi ve duyumlara sahibim. Bu bilgi ve duyumlara sahip milyarlarca insan var ama bu ikili ile ilgili yazı yazan az olduğundan vaktin bir kavşağında Nurettin Durman ve Şakir Kurtulmuş ağabey ile sohbet ederken mevzu fincana gelince fincancı katırlarını ürkütmeden sohbeti koyulaştırmaya başladık. İşte bu yazıyı da o koyu sohbetten sonra orta şekerli bir kahve olarak okuyanlara servis etmeden önce acemilere kahvenin nasıl içileceğinin de tarifini yapmak yazımıza bir zûl getirmez inşallah.
Garson efendi tabağın yanına itina ile bir lokum ya da çikolata koyup önce suyu, ardından da kahveyi masanıza bırakmışsa -bu bir işarettir ve bu işi biliyordur- önce sudan bir yudum alın, kimseye çaktırmadan ağzınızda gargara ettikten sonra yutup daha sonra suyun tamamını, arkasından da kahveyi için demektir. Eğer garson tersi bir hareket yaparsa bu işi bilmiyor diye siz de bilmemezlikten gelip önce kahveyi arkasından da suyu içmeyin sakın. Şayet böyle yaparsanız kız istemeye gelen damadın durumuna düşersiniz. 
Olay zamanın bir behrinde şöyle geçer:
Damat ve yakın çevresinin kız görmek için gittikleri evde gelin adayı özene bezene kahve hazırlar, kapı aralığından da damat adayının kahve içmesini seyreder. Damat adayı önce kahveyi sonra da üzerine suyu içer. Bu aralıkta doğrusunu söylemek gerekse sohbetin ne tadı olur ne tuzu. Bütün gözler birbirlerinin üzerine dikilir, beğeniye odaklanır. Kahve ikramından sonra kızın babası mutfağa gelir: “Kızım damat adayını nasıl buldun?” der. Kız da “Hiç hoşuma gitmedi baba, kahveyi sele verdi.” der. Böylece damat adayı ilk sınavda elenir.
Fincanı taştan nasıl oyarlar, içine kahve nasıl koyarlar orasını bilmem ama öyle tahmin ediyorum ki çok eski bir zamanda yapılan ustalığın sadece türküsü kalmış bize.
Eskişehir’de yaşadığım zaman diliminde yaklaşık on bin çiftin nikâh cüzdanlarına imza atmışım. Belediye Başkanımız Burhan Sakallı, çiftlerin birbirleri yanında kırk yıl hatırı olsun düşüncesi ile özel ambalaj içinde iki tane fincan ve kahve hediye ediyordu. Ben de zaman zaman imza töreninden sonra kahve takımlarını takdim etmeden önce malum atasözünü sorarak gelen cevaba göre, “Sizin de birbirinizin yanında ömür boyu hatırınız olsun.” diyordum. Yine bir nikâhta malum atasözünü sordum. Gelinin cevabı “Fincanı taştan oyarlar.” olunca, şairsin sözü yerinde söylemen gerek elbette, damada dönerek: “İçine de kahve koyarlar mı?” dedim. Damat “Bilmiyorum.” deyince salonda kahkaha koptu. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı varsa sizin de birbirinizin yanında ömür boyu hatırınız olsun.” deyip seremoniyi tamamlamıştım.
Eskiden kahve, kıraathanelerde içilirdi şimdilerde ise cafelerde. Biz yine de Yavuz Bülent Bakiler ağabeyin gençliğinde yazdığı bir şiirinde Fatih Sultan Mehmet’e yorgunluk kahvesi içirmesine göndermede bulunarak sözümüzü sürdürelim.
Kahve hâlâ Yemen’den mi gelir yoksa oradan çıkıp Brezilya üzerinden tur atarak mı bize ulaşır orasını bilmem ama yıllardır adına Türk kahvesi denilmesinin bir esbabı mucibesi vardır elbette. Kahveyi ana unsur yapıp adına cafe denen yerlerin isimlerini satır aralarına reklam olarak almak istemiyorum ama “kumda kahve, közde kahve” gibi kahveyi kaynatıp güzeli oynatma çabasındalar herhalde. Kendimi yazmaya kaptırmış gidiyorum okuyanlardan birisi de çıkıp bu kahveyi neyde pişiriyorsun demeden hemen cevabı yapıştırayım: Cezvede.
O zaman şöyle diyelim “cezve-kahve-fincan” oldu mu size bir sacayağı. Fincan tabağını da fincancı katırları kırmamıştır umarım.
Bu sefer zaman yine eski, mekân ise bir köydür. Delikanlı bir akşam soluk soluğa imamın kapısını çalar: “Hocam yetiş anam gidiyor başında bir aşır oku.” der. Hoca da: “Tamam geliyorum.” der. Biraz sonra delikanlı tekrar kapıyı vurur: “Hocam çabuk olun dışarıda bekliyorum.” der. Hoca gayet sakin mangalın üzerine cezvesini koymuş kahvenin kaynamasını bekliyor. Bu arada delikanlı tekrar içeri girer: “Hocam yetişin anam ölecek.” deyince hoca gayet sakin: “Evladım görmüyor musun kahve hazır içip öyle geleceğim.” der. Delikanlı artık odadadır ve sinir katsayısı artmaya başlamıştır. Hoca kahveyi fincana koyduktan sonra tabakasını çıkarır bir de tütün sarmaya başlar. Bunun üzerine dayanamayan delikanlı: “Hocam anam gidiyor sen bir de sigara sarıyorsun.” deyince hoca istifini bozmadan: “Oğlum senin anan imansız gider ama bu kahve dumansız gitmez.” der, kahvenin keyfini çıkarmayı sürdürür.
Hemşehrim Âşık Hüseyin’in yıllar önce Ceyhan’da bir gazinoda görür görmez âşık olduğu şarkıcı Acem Kızı’na yazdığı türküsünün de elbette kahve ve fincanla ilişkisi vardır ve dünyada benzeri olmayan bir tarifle ağzı kahve fincanına benzetir:
“Seni seven oğlan neylesin malı 
Yumdukça gözünden döker mercanı 
Burnu fındık, ağzı kahve fincanı 
Şeker mi şerbet mi, bal Acem Kızı”
Her ne kadar “Gönül ne kahve ister ne kahvehane/Gönül muhabbet ister kahve bahane” deseler de sohbet kahve ile koyulaştırılır. Biraz daha ileriye gidersek sabah yemeğinin adının bizde kahvaltı yani ‘kahve altı’ olması da enteresan değil mi? Kahve aç karnına içilmeyeceğine göre önce bir şeyler atıştırıp ondan sonra kahve içilir. Almanya’da yaşayan bir gurbetçimiz Alman komşusunu evine misafir eder. Gurbetçimiz iftar yemeğine oturur gibi ye babam ye... Bu duruma şaşıran komşusu gurbetçimizin karnının patlayacağından endişesi ederken yemek sonunda kahve gelir. Duruma şaşırıp “Bu kadar yemeğin üzerine bu kahveyi nasıl içtin?” deyince gurbetçimiz: “Kahve mideyi kendine getirir.” der. Demek ki kahvenin böyle bir özelliği daha var. Bir de eve gelen misafirin artık gitme vaktinin geldiğini belirtmek için bir kahve yapılır bu da “artık gidebilirsiniz kahvesi”dir.
Nuri Sesigüzel ustamızı da es geçmeyelim:
“Bir fincan kahve olsam kırk yıl hatırım vardı 
Ömrümü sana verdim, dönüp baksan ne vardı?”
Fincanın dibine çöken kahvenin de telve olduğunu bilmiyor değilim. Bazı kahve içmesini bilmezler dipte kalan bu tortuyu kahveden saymayıp olduğu gibi bırakırlar. Bazıları da bu tortuyu fallarına alet ederler. Bilmezler ki kahvenin asıl içilecek özü burası ve ağızda kalan tat tam işte budur. Kahve fincanlarının üzerindeki işlemelere gelince bu da ayrı bir sanattır. Kahve fincanının estetik ve sanat ürünü olması her ne kadar kahveye ayrı bir tat vermese de misafire saygının bir ürünüdür. Mesela herhangi bir fincana ya da çay bardağına kahve koyarak sunum yapamazsınız.
Söz kahveden, kahvehaneden açılırsa her insanın kahve ile ilgili bir anısı vardır. Biz sizi anılarınızla baş başa bırakmadan önce birkaç türkü hatırlatması da yapalım istedik:
“Kahveyi kavururlar”
“Kahve koydum fincana”
“Kahveciler kahve yapar fincana”
“Odasına vardım kahve pişirir”
“Beyaz fincan siyah kahve”
“Kahve Yemen’den gelir”
“Kahve piştiği yerde”
Şimdilik bu kadar türkü başlığı yeter.
Bir de özellikle Şanlıurfa dolaylarında çok tüketilen mırra vardır onu da unutmayalım.
Şairler kahve ve fincan için bir şey dememişler mi? Elbette demişlerdir. Mevzuyu daha fazla uzatmamak adına iki örnek ile geçiştirelim. Merhum şairlerimizden Orhan Veli söyle diyor:
“Hükümat önünden geçtim
Oturdum bir kahve içtim”
Kime niçin söylemiş bilmiyoruz ama kahve deyince Ziya Paşa’nın şu dizelerini de yazmadan geçmek olmaz elbette:
“Ehl-i keyfe keyif verir kahvenin kaynaması,
Eşşeği yoldan çıkarır sıpanın oynaması.”
Ben de şöyle özetleyeyim:
Bana kahve söyle usandım çaydan
Gidersem kırk yıl hatırım kalsın.

 


Yorumlar - Yorum Yaz