SAHİBİNDEN KOMİK (Bir Emlakçı Romanı)/on bir-Tebdilimekan

Cengiz’in emlak ofisi yangından mal kaçırır gibi bir gecede taşınmıştı. Bir masa birkaç sandalye birkaç da ıvır zıvırdan ibaret olan malzemeler Mert’in pazarcılık yapan amcaoğlunun panelvan minibüsüne rahatlıkla sığmıştı. Yeni ofis biraz arka sokakta gibi görünse de çok işlek iki caddenin arasındaydı. Tarifi çok kolay olmakla birlikte, tarifsiz de kolay kolay bulunamayacak bir konumdaydı. Yani tam Cengiz’i istediği gibi… Binanın giriş katında sıra dükkânlar vardı. Üst katta Cengiz’in ofisi ile birlikte bir muhasebeci, bir turizm acentesi, bir diş kliğini, bir psikolog, bir kuaför, bir de emlakçı vardı. Daha üst katlar ise daireydi. Cengiz, has elemanı Mert sayesinde bulduğu yerine ilk gelişinde kapılardan birinde Önder Emlak yazısını görünce bir an duraksamıştı. Elemanıyla göz göze gelmiş ve bir süre sonra her ikisinin de yüzünde aynı sinsi tebessüm belirmişti. Bu sırada hiç dudakları kıpırdamadığı hâlde aralarında şöyle bir diyalog bile geçmişti:
Cengiz içinden:
“Kim lan bu Önder Emlak?” diye sordu.
Mert de içinden:
“Ne bileyim abi? Salla gitsin.” diye cevap verdi.
Cengiz:
“Ayağımıza dolaşmasın.” deyince Mert:
“Yok abi. Kaç gündür kapalı zaten.” dedi.
Cengiz:
“Hee sıkıntı yok o zaman.” dedi.
Mert, patronunu iyice rahatlatmak için:
“Altı aya kalmaz temelli kapanır zaten abi. Bizim karşımızda kim durabilir ki?” dedi.
Cengiz de içinden karşılık verdi:
“Ne altı ayı oğlum, en fazla iki ay, iki ay!”
Yeni ofis eskisi gibi camekânlı değildi. Kapı açık değilse illa zile basmak gerekiyordu ki bu da Cengiz için büyük bir avantajdı. İşine gelmeyen müşterilere kapıyı açmayabilirdi. Vaktiyle muayenehane olarak kullanılan bu ofis doktorun vefatı üzerine boşalmıştı. Kapıyı açtığınızda sizi küçük bir oda karşılıyordu. Burada iki kapı vardı. Kapılardan birisi daha küçük bir odaya diğeri mini mini bir mutfağa açılıyordu. Mutfakta da tuvalete açılan bir kapı vardı. Ofis vereseliydi, varisler arasında açılmış pek çok dava vardı. Yıllardır süren bu davalar, her sene bir mirasçının vefatı ile daha da karmaşık hâle geliyordu. Mert, allem kallem mirasçılardan birisinin zıpır torunundan burayı üç kuruşa tutmuştu. Yarısı dünyanın dört bir yanında olan mirasçıların bundan haberi bile yoktu. Kira zıpır toruna elden verilecekti, tabii dünya tersine dönüp Cengiz’den para çıkarsa…
Cengiz ofisini beğenmişti. Burada yeni bir sayfa açmak istiyordu. Koltuğuna kurulduğu anda telefonu ısrarla çalmaya başladı. Ekranda telefonda kayıtlı olmayan bir numara göründü. Cengiz, telefonu Mert’in önüne attı:
“Aç şu telefonu siftah yapalım.”
Mert telefonu:
“Alo buyurun Ali Bey’in telefonu.” diyerek açtı.
Telefonun diğer ucundaki kadın öfkeliydi:
“Başlatma Ali’sinden Veli’sinden… Cengiz’i ver bana çabuk.”
Cengiz, boş bulunup telefonu aldı. Kadın, Cengiz’e çıkıştı:
“Ne zaman bey oldun oğlum sen? Ofisi değiştirdin, mahalleyi değiştirdin anladık, adını da mı değiştirdin?”
Cengiz, sesin sahibini derhal tanımıştı, veresiye defteri tutturduğu ve Rasim’in kiracısını çıkarmak üzere anlaştığı Buse’ydi. Bir an toparlandı:
“Yok be yavrum, benim göbek adım Ali zaten. Ali Cengiz.” dedi.
Buse:
“Ne halt olduğun belli değil ki! Neyse şu evden çıkarmaya çalıştığın adamın o taraklarda bezi yok oğlum. Kafasını kitaptan kaldırmıyor herif. Benden pes. Geçen gönderdim dediğin para da gelmedi. Acil göndereceksin benim paramı!"
Cengiz, ofisini değiştirmenin ve kolay kolay ulaşılamayacak olmanın öz güveniyle sesini sertleştirdi:
“Kes be! Bir işi beceremedin daha da para istiyorsun. Rahatsız etme beni bir daha.”
Kadın küplere binmişti:
“Ne dedin ne dedin! Ulan seni bir bulursam…” Kadın söylenmeye devam etse de telefon çoktan kapanmıştı bile.
Cengiz, telefonu kapattıktan sonra Mert’e döndü:
“Bir çay söylesene… Böyle olmayacak birkaç yeni hat alıp eskileri kapatalım.”
Mert hemen yerinden kalktı:
“Emredersin abi ama burada çay ocağı yok. Kendi işimizi kendimiz göreceğiz. Şimdi ketılda su kaynatıp bir sallama çay getiririm sana.”
Dakikalar içinde sallama çay gelmişti. Cengiz, gayriihtiyari çay kaşığını dudaklarının arasına alıp düşünmeye başladı. Aradan 10 dakika kadar geçmişti ki bir anda gözleri parladı. Parmaklarını şıklattı:
“Buldum.” diyerek soğuyan çayı kafasına dikti. Hemen bir not kâğıdına bir şeyler karalayıp Mert’in eline tutuşturdu:
“Şunları kap gel, akşam da bir yere kaybolma işimiz var.” dedi.
Mert kâğıtta yazılanları sesli olarak okudu:
“2 adet beyaz çarşaf veya 4 metre beyaz kumaş (pazardan, ucuz yollu), karanlıkta parlayan boya, fosfor tozu, makas, hoparlör, mikrofon.”
Yazılanlardan bir şey anlamayan Mert:
“Abi bunlar ne?” dedi.
Cengiz açıklama yapmadı:
“Karışma sen. Söylediklerimi kap gel.”
Mert, tam gidecekken Cengiz arkasından seslendi:
“Ver bakayım şu kâğıdı.” Mert’in elindeki kâğıdı aldı. Hoparlör ve mikrofonu çizdi.
“Buna para verme. Git şu ilerdeki camiye, onlarda bulunur kablosuz hoparlör, mikrofon.”
Mert şaşkındı:
“Abi, ben imamı tanımıyorum ki?”
Cengiz:
“Fena mı oğlum işte, tanışmış olursun.”
Mert bu defa:
“Ne diye isteyeyim abi?”
Cengiz, elemanının sürekli bahane üretmesi karşısında sinirlenmeye başlamıştı. Dişlerini sıkarak konuştu:
“Cengiz abim öldü, kırkında mevlüt okutacağız de canım. Haydi koçum, haydi paşam oyalanma.”
Mert:
“Peki abi, para?”
Cengiz:
“Oğlum daha siftah mı yaptık ki para diyorsun. Sonra hesaplaşırız. Haydi!”
Cengiz, Mert’i gönderdikten sonra etrafı keşfe çıktı. Komşularının ofislerine uğrayıp kendini Ali olarak tanıttı.
Turizm acentesindekiler, kahve içiyorlardı. Cengiz’i de buyur ettiler. Cengiz, gayet ürkek, efendi uslu, kibar bir pozda içeri sokuldu, kendini fazla göstermeden kahvesini yudumladı. Acente sahibi Rıfat, laf arasında şöyle bir soru sordu:
“Ali kardeş iyi güzel de Aysel ablayı nasıl ikna ettiniz?”
Cengiz, bu sorudan hiçbir şey anlamamıştı. Önce içinden sonra da dışından:
“Aysel abla da kim?” dedi.
Rıfat’ın bakışlarında bir şaşkınlık belirdi.
“Ne demek kim? Aysel abla işte.” dedi.
Cengiz, Rıfat’ın sözleri karşısında hayatında çok nadir olduğu üzere afallamıştı. Rıfat’ın ses tonu, duruşu, yüz ifadesi “Yahu nasıl tanımazsın Aysel ablayı!” diye bağırıyordu. Cengiz, bu Aysel abla her kimse onu tanımıyor olmanın çok büyük bir ayıp, çok büyük bir cahillik olduğu hissine kapıldı. Yediden yetmişe herkes, tüm Türkiye, tüm dünya Aysel ablayı tanıyordu, hakkında açıklama yapmaya bile gerek yoktu sanki, öyle bir hava oluşmuştu.
Cengiz, bu kadar meşhur olan birisini tanımamayı elbette göze alamazdı:
“Haa Aysel abla!” dedi gülümsemeye çalışarak.
Rıfat da gülümsedi:
“Yaa Aysel abla.”
Cengiz daha da güldü:
“Bizim Aysel abla.”
Rıfat da güldü
“Evet Aysel ablamız. Yoksa haberi yok mu?”
Cengiz daha da sırıttı. Kahvesinden son yudumu çekip üstüne suyu dikti.
“Var var olmaz olur mu? Haydi bana müsaade, ilk günden ofisi boş bırakmayayım, ben de beklerim” diyerek kaçarcasına oradan uzaklaştı.
“Kim ulan bu Aysel abla?” diye söylene söylene muhasebeciye uğradı. Kırk beş, elli yaşlarında kır saçlı, zayıf bir adam gözlüğünü burnunun üzerine koymuş bilgisayar başında harıl harıl çalışıyordu. Cengiz kendisini yeni açılan komşu emlakçı olarak tanıtınca muhasebeci Ramazan onu oldukça sıcak karşıladı:
“Hoş geldin kardeş, ben de Aysel ablanın giderleri giriyordum, buyur.” diyerek onu masasının yanındaki sandalyeye oturttu. Tekrar işine koyuldu.
Cengiz:
“Aysel abla?” deyince Ramazan:
“Evet evet Aysel abla, Önder Emlak.” dedi.
Cengiz’in kafasından sadece kendi duyabileceği trink diye bir ses geldi. Taşlardan birisi yerine oturmuştu.
“Haa demek bu Aysel, şu Önder Emlak’ın sahibi.” dedi kendi kendine. Sonra da Ramazan’ın ağzından laf almak için ortaya konuştu:
“Bizim gibi mahalle emlakçısının ne geliri gideri olacak ki birader. Ayda bir iki kiralama, kırk yılda bir satış. Onlar da yakıttı, kiraydı, SGK’ydı derken sıfıra sıfır.”
Ramazan, bir gözü önündeki faturalarda, bir gözü ekranda kafasını çevirmeden cevap verdi.
“Öyle deme, valla sabahtan beri Aysel ablanın işiyle uğraşıyorum, bitmedi. Yaz aylarında 300 kiralamanın altına düşmez.”
Cengiz az daha ağzındaki kahveyi püskürtüyordu. Ağzındakini çıkarmamak için bir hamlede içince kahve genzine gitti. Uzunca bir öksürüğe tutuldu. Kendini toplayınca,
“300 mü?” diye tekrar etti.
Ramazan gayet normal bir şeyden bahsediyor gibiydi:
“Tabii tabii o da en az.”
Cengiz hayretle:
“Kaç kişi çalışıyorlar ki?” dedi.
Ramazan:
“Aysel abla kendisi… Bir de elemanı var Emir, gelir birazdan buralardadır.”
Cengiz şaşkınlığını gizleyemiyordu:
“Neymiş bu Aysel Hanım böyle. Çok merak ettim kendisini.”
Ramazan, ilk defa başını Cengiz’e çevirdi. Gözlüklerin üzerinden baktı:
“Ne demek merak ettim? Bizim Aysel abla işte yav!”
Cengiz:
“Şey yani…” diyerek lafı geveledi. Bu kadar meşhur birisini merak etmek olacak şey değildi.
Ramazan:
“Ofisi açmadan danışmışsındır öyle değil mi? Aysel ablaya danışmadan ofis açmadın herhalde.”
Ramazan bu soruyu öyle bir sormuştu ki cevabı zaten belliydi. Hani eskilerin tecahülüarif dedikleri gibi bir şey. Ramazan sorunun cevabını elbette biliyordu. Sorunun cevabı “Danışmaz olur muyum? Tabii ki danıştım. Elbette danıştım. Bu da soru mu oğlum? Aysel abladan habersiz ofis mi açılır hiç?” gibi bir şeydi. Soruya aksi bir cevap vermek mümkün değildi.
Cengiz:
“Tabii tabii…” demek zorunda kaldı. Ramazan:
“Eh iyi öyleyse.” diyerek tekrar ekrana döndü.
Cengiz, muhasebeci Ramazan’ın yanından ayrıldıktan sonra başka bir yere girmedi. Aysel hakkında şimdilik daha başka bir şey duymak istemiyordu. İçinden “En kötü yine taşırım ofisi.” dese de bir kadın yüzünden yerini değiştirmeyi gururuna yediremeyeceği belliydi.
Mert, akşamüstü Cengiz’in söylediği malzemelerle birlikte gelmişti. Cengiz, yan odaya geçip Mert’in yardımı ile çarşafların münasip yerlerine ikişer delik açtı. Daha sonra çarşafı Mert’in üzerine giydirip kontrol etti. Sonra da kendi çarşafını giydi. Tam istediği gibi olmuştu. Hoparlörü açıp mikrofonu eline aldı, anlamsız sesler çıkardı. Mert, patronunun amacını anlamaya çalışıyordu.
“Abi tam hayalet gibi olduk.” dedi.
Cengiz:
“Güzel. Zaten hayalet olmaya çalışıyoruz.”
Mert:
“Ne için giydik abi bunları. Parti falan mı var.”
Cengiz:
“Yok be oğlum. Buse’nin yarım bıraktığı işi tamamlayacağız. Şu Rasim’in kiracısı yok mu? Onu korkutup evden kaçırmaya çalışacağız.”
“İnanır mı ki?”
“Oğlum yatılı okulda bana Hayalet Cengiz derlerdi. Geceleri çocuklara cin peri hikâyeleri anlatır, sonra da üstüme böyle çarşafı giyip milleti korkuturdum. Çocuklar tek başlarına tuvalete bile gidemezlerdi. Üzerimize şu boyaları sürüp telefondan da bir korku filmi efekti açtık mı kim olsa korkar. Hem ben araştırmamı yaptım. Ev şehrin dışında. E her insanın böyle şeylere zaafı vardır. Bakarsın işe yarar.”
Cengiz, arkasına Mert’i de alıp motosikletiyle yola koyuldu. Münasip bir yerde motordan inip eve doğru gölge gibi sokuldular. Duvarın dibinde çarşafları giyip gözlerinin etrafına boyaları süründüler. Beyaz çarşaflar içerisinde yeşil yeşil parlayan göz çukurları çok ürkütücü görünüyordu. Hoparlör ve mikrofon da kullanıma hazırdı. Duvardan atlayıp eve doğru iyice yaklaştılar.
Cengiz:
“Yatak odası arkada olmalı şu tarafa dolaşalım.” diyerek elemanını yönlendirdi.
Ayaklarının ucuna basa basa ilerleyip köşeyi dönmüşlerdi ki bir anda bekçi köpeğiyle burun buruna geldiler. Neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Tabanları yağladıkları gibi kaçmaya başladılar. Bunlar önde köpek arkada bahçenin içinde birkaç tur attılar. Havlama sesleri üzerine evin ışıkları yandı. Cengiz ve Mert can havliyle sıçrayıp duvarın üstüne tutunmayı başardılar. Bu sırada peş peşe silah sesleri gelmeye başladı. İkili, birer çuval gibi kendilerini duvarın öbür tarafına atmıştı. Son sürat motosiklete doğru koştular. Üzerlerindeki çarşafları çıkarmaya bile fırsat bulamadan motora atlayıp gazladılar.


-devam edecek-


Yorumlar - Yorum Yaz