Herkes suspus vaziyette eve geldiler. Zaten evler yan yana olduğu için hiç ayrım yoktu. Yine çardağa çıktılar oturdular, vakit bayağı geçmişti, ordan burdan biraz daha laf ettiler, uyku saati gelmişti.
Ulak Mulla:
"Emmiler bağa müsaade, hepiciinize eyi geceler" dedi. Çardaktan ayakkabısına doğru ayağını salındırırken, "İremzi emmi o iş n'oolacak, sabah dutacaam bir işim var mı?" dedi.
Köstek Remzi:
"Var" dedi, devam etti, "Yarin Allah izin verirse yukarıı köye gediyon, Kepir Gadir'e, hanimi Delemine'ye, gelinniğimiz Leyli gızımıza selamlarımızı eletiyon, diyon ki ne; 'İremzi emmimgil horantacak cümee günü ağşam hayırlı bir iş uçun size eleceğemiş diyeceğen, annadıı?"
Ulak Mulla:
"Pekiinci temam. Sen gaygeyleme emmi, o iş gulay." dedi, gitti.
Gecenin karanlığı, bütün dertleri, tasaları, yorgunlukları silip süpürürken köyde yeni bir güne horoz sesleriyle uyanıldı. Henüz güneş doğmadan, ocaklıkta, odun ateşinde kaynayan malta çorbasının mis kokusu bir yana, konu komşulardan gelen gümbür sesleri ve yayık ayranı bir yana, mayalı tandır kömbesinin kokusu bir yana, yufka ekmek yapan komşuların taze yağlı, sıcak bazlama göndermeleri bir yana, doğanın güzelliği, her evin önündeki çardaklar, bahçeler bir yana... Hayat yine her günkü gibi başladı.
Ulak Mulla, erkenden, heyecanla kalkmıştı zaten. Dilinde kaydalı bir ıslık sesiyle, önce sakal traşını oldu, giyindi. Çardağın direğinde mıhta asılı olan çatlak aynaya önce yakından baktı, bıyığını kıvırdı okşadı sevdi, saçlarını taradı, sonra uzaktan yan yan baktı, bir sağına bir soluna tekrar döndü baktı, kundurasını parlatıp giydikten sonra da inek sağan hanımı Perişan Perihan'a sertçe seslenerek:
"Gız Perihaan! Ben gediyom ha, gasabıya da urarım böğön, bir ısmarıcın neem varısa de ha!" dedi.
Perişan Perihan, kucağındaki sahan tasına inekten süt sağarken çömelmiş vaziyette, ineğin partacının arasından ağrı bakarak:
"Dağnamazı neriye gediyon bire herif? Heç mi evde durman bu sen? Dün ağşam gelmedii o soykalar galasıca gasabadan? Ged ged gişilerin seni begliyo! O moturunan bir gün bir yardan aşşaa tuvallanın amma naakıt tuvallanın bilmiyom. Ha unudma çocağa bir öynüglüg al da baarime dikiyim. Asbabı da galmadı ya, onu da bir geddiinde alın. Aha okul geliyo, şurada ne galdı? Oba ne der yongsa." dedi.
Ulak Mulla, kırmızı Jawa motorsikletine doğru yaklaşırken
"Temam temam alırıg." dedi ve motora bindi, motorun aynasında bakıp saçını düzledikten sonra ayağıyla motoru çalıştırdı. Motorun arkasına doğru eğildi baktı. Motorun eksozundan çıkan ses, tane tane yere, toprağa vurdukça toz kaldırıyordu ki bu Ulak Mulla'nın en çok hoşuna giden bir durumdu. Sonra kornaya bastı, "düt" demesiyle aldı yatırdı tepesi yukarı. Motorsikletin sesini duyanlar hiç bakmadan, "Aha Ulak Mulla gediyo." dediler. Çünkü köyde tek motorsiklet Ulak Mulla'da var. O kaybolup, motorun sesi kesilinceye kadar ardından temaşa ettiler hatta susadaki tozu, dumanı, benzin kokusunu içlerine çekerek.
Ulak Mulla, gece yatarken planını kurmuştu. Motoru doğru Cuma'nın olduğu yere, Goca İbrahim'in değirmenine sürdü. Cuma'dan müjdelik alacaktı çünkü. Yel gibi, yarım saatta değirmene vardı. Önce kornaya basıp motordan indi. Şöyle bir silkelendi, saçını başını düzenledikten sonra,
"İrbaam emmiii, İrbaam emmiii..." diyerek, birkaç kez seslendi. Fakat duyan hiç kimse olmadı. Değirmenin etrafında sadece un öğütmeye gelenlerin eşekleri, katırları, beygirleri bağlıydı. Bu yük gölükleri, bu sese, boğazında torbalarıyla sessizce baktılar, Değirmen alabildiğince çalışıyor, kuvvetli de ses çıkartıyordu.
Ulak Mulla, tekrar bağırdı, "İrbaam emmiiiii, İrbaam emmiii!" Yine duyan yok. Biraz sonra, değirmenin içinden sırtında bir un çuvalıyla bembeyaz bir adam çıktı dışarı.
Ulak Mulla hemen,
"Gardaş ben Cümee'yi arıyom Cümee'yi. O burda olacak, o buruya geleli tamı tamına dört gün oldu, geldiği beygir bag şo kesmenin debeninde baalı. Heç görmedii onu?" dedi.
Her tarafı un içinde; saç, sakal, üst, baş bembeyaz olan adam sırtında un çuvalıyla aycak yukarı yekindi, bembeyaz kirpiklerin içinden bir göz;
"Needicin olen Mulla, Cümee'yi?" der demez.
Ulak Mulla, hemen sesinden tanıdı bu adamın Cuma olduğunu.
"Vayy Cümee vay! Vallaa zor tanıdım seni Cümee, şükür buldum seni. Ohhh beee!" dedi.
Cuma:
"Ne o Mulla? Düüne mi gediyon? Bu üs başınan daermende ne işin işin var, hayırdır? Sööle baam." dedi.
Ulak Mulla gülen bir yüzle önce,
"Söölemem gardaş!" dedi. Sonra iki elinin auçlarını hızlı hızlı birbirine sürerek söölerim de otaa yol geldim gardaş, ööle hemen denmez. Baaşişim n'oolacak?" dedi.
Cuma, içinden düşünmeye başladı, kafasından bin bir türlü sorular geçti fakat ne olup bittiğini çok merak ederek,
"Yahu arkadaş, ne diyeceesen de! Zatan anam dinim a'alamış, tem dört günden berli daermende aç, susuz perme perişan olmuşum zatan, ne diyeceesen de! gurban oluyum. Demiyeceesen de beni işimden gücümden algoyma Mulla. Ağere çok önemliyise çabıg de ki baaşişini oa göre veriyim." dedi.
Ulak Mulla:
"Ööle ufak defek baaşişinen bu iş olmaaaaz! Bir dakım elbise Cümee, bir dakım elbise isdiyom." dedi.
Cuma, içinden iyice meraklanarak,
"Yau Mulla allaaseen, bir dakımlık ne mücdesi gardaşım bu?" dedi.
Ulak Mulla:
"Diyom ha sıkı dur Cümee!"
Cuma:
"Offf Allah'ım sen baa sabır ver Ya Rabbi'm" der demez Ulak Mulla:
"Leyli" dedi, devam etti: "Leyli diyom saa Cümee. Leyli, Leyli!" dedi.
O anda Cuma'nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Acımsı bir sesle:
"N'oolmuş Leyli'ye Mulla, n'oolmuş Leyli'ye?" diye bağırdı.
"Cümee! Bu Cümee günü angşam, baban Takoz emmim, horantacak gedip Kepir Gadir emmiden Leyli'yi saa isdiyecegler o'olum saa, yaaa!" dedi, devam etti "Aha şindik gayınbaban olacag olan Kepir Gadir emmiile habar edmiye gediyom o'olum. Onnar, 'Leyli'yi isdemiye gelsinner!' demişler. Annadııı?" der demez Cuma, Ulak Mulla'nın boynuna sarıldı. Ulak Mulla, "Dur Cümee" demiye kalmadan, Ulak Mulla da un tozuna belendi, bembeyaz oldu.
Cuma, sevincinden ne yapacağını bilmiyordu artık.
"Ulan Mulla, bu mücdene deve desen deve alırdım. Tosun desen tosun alırdım. Bir dakım elbise ne ki, helalı hoş ossun saa." diyerek sevincinden gözyaşlarını tutamıyordu.
Cuma, "Allah Allaaaaah!" diyerek, Sevinç naraları atarak, başta Değirmenci Hacı İbrahim'i bulup elini öptü, sonra kucakladı, havaya kaldırdı, kirmen gibi döndürdü de döndürdü.
Değirmenci:
"Bre yavrım ben ehdiyar aa sakallı bir adamım, bag başım ne'em döner, birtii hesablıırag çevir dö'ösün dölü. Şindiyeçaa bugatlı sevinen bir insen görmedim. Görmedim dediisem hagat görmedim yeanim. Nediin bugadlı sevinin sen ki ne? Onu da annamış dağalım. Yongsa babangdan meres mi düşdü de butaa seviniyon eydadı boglu seni?" derken, o an değirmencinin gözü duvarın kenarından oğrunca kendilerini izleyen Sünepe Süllü'yü fark etti fakat görmemişlikten gelerek kimseye de bir şey demedi. Amma içinde bir şüphe uyandı.
Cuma:
"Yog İrbaam emmim yog. Leyli'me gavışacaam Leyli'me. Allah izin verirse. Ver şu elii birdaa öpüüm." diyerek sevinçten uçarken bu durumu gülerek, mutlu mutlu izleyen Ulak Mulla:
"Cümee ben şindik dooru Kepir Gadir emmiile gediyom, sen de elii çabıg dut! Ben aşama habarı getirrim." dedi.
Cuma;:
"Temam Mulla gardaş, aman bir yaanışlıg neem olmasın. Haa unudma Leyli'ye de benden oorunnacag selam eyle ha olur mu?" dedi.
Ulak Mulla, gülerek
"Temam ılan temam" dedi. Jawa motoruna binmesiyle birlikte kayboldu.
Bu pozisyonları ve konuşulanları gizlice izleyen Sünepe Süllü, kafasını aşağı yukarı sallayarak;
"Ben saa edeeceemi biliyom Cümee." diyerek duvarın dibinden sıyrıldı, bir şey duymamış gibi oradan uzaklaştı.
Cuma, değirmendeki nöbet işini gün batımına doğru bitirdi, iki un çuvalını tek başına beygire yüklediği gibi akşamdan yola çıktı. Köy, yaya üç saatlık yol. Yol demeye de şahit lazım tabii ki. Sevincinden nasıl gittiğini dahi bilmiyor. Anası Bedirik Hürü'den detayları öğrenmek için can atıyor.
-devam edecek-