NİGAR HANIM VAY/iki-Herkes Haklı

Matbuat âlemimiz, sonu gelmez tartışmaları severdi. Havanda su dövmek, temcit pilavı servis etmek, yılan hikâyeleriyle meşgul olmak tabiatımızda vardı. Horoz dövüşüne özenip şairleri kapıştırmaya bayılıyorduk. Takım tutar gibi şair tutuyorduk.
“Şinasi mi Said Bey mi, Kemal mi Ziya mı, Ekrem mi Naci mi, Beşir Fuat mı Menemelizâde Tahir mi, Ahmet Mithat mı Cenap mı, Fikret mi Âkif mi?” tartışmalarıyla matbuat dünyamız çal çal çalkalanıp durmuş; “abes / muktebes”ten Zemzeme / Demdeme’ye, Harabat / Tahrib-i Harabat’tan edebiyat-ı cedide / mutavassıtîn, hayal / hakikat ve dekadanlara kadar birçok kavga matbuat sayfalarında arzıendam etmişti.
(İlm-i nücuma göre “Sanat sanat için mi yoksa cemiyet için mi?”, “Sanat ve edebiyatta fayda mı estetik haz mı?”, “Nâzım Hikmet mi Peyami Safa mı?”, “Atsız mı Sabahattin Ali mi?”; “Aruz mu hece mi serbest mi?”, “Orhan mı, Ferdi mi, Müslüm mü?” tartışmaları bu topraklarda yüz yıl sürecek. Yine ilm-i nücuma göre ileride Mehmed Kemal nam bir şair Şairler Dövüşür diye biraz deneme biraz hatıra, ortaya karışık bir kitap yazacak. Dağlarca, Nahit Sırrı’nın ceketini yakacak; Tanpınar’la İsmail Habip tekme tokat birbirine girecek; Muhsin Ertuğrul, Halit Fahri’yi; Necip Fazıl, Nurullah Ataç’ı; Can Yücel, İlhan Berk’i gerçekten dövecek. Nurullah Ataç bir de Melih Cevdet’ten iki kere dayak yiyecek.)
Gelenek devam ediyor. Bugünlerde edebiyat âleminde bir münazara almış başını gidiyor. Nigâr Hanım’ın hayran kitlesi üçe bölünmüş durumda.
Efendim, Nigâr Hanım, aruzu mu ustaca kullanıyor, heceyi mi, yoksa serbest nazmı mı? Yani vezn-i aruz mu, vezn-i benan mı, vezn-i serbesti mi?
Aruzu kullanıyor diyenler, heceyi kullanıyor diyenler, serbest nazmı kullanıyor diyenler derken kavga büyüdü.
Heceyi savunanlar azdı. Çünkü Nigâr Hanım’ın hece ölçüsüne karşı olduğunu ve Ruşen Eşref’e “Benim sevdiğim ve anladığım edebiyat, eskiden yani Fuzulî’den Fikret’e kadar olan edebiyattır. Bugünkü edebiyatı ben tadamıyorum. Belki de yetişemiyorum. Hele hece vezni!.. Ben şiiri yalnız aruzla anlarım. Hece vezniyle olduktan sonra o zaman nesrin ne kabahati var?” dediğini herkes biliyordu. Bu yüzden hecenin orkestra şefi Ziya Bey ona kırgındı. Bereket versin, Nigâr Hanım sonradan karar değiştirip heceyle birkaç şiir yazarak Ziya Bey’in gönlünü almıştı.
Kavgayı keyifle izliyordu Nigâr Hanım.
Cenap aruzcu, Ziya Bey hececi, Haşim aruzcu serbestçiydi. Buna göre davanın bilirkişileri onlardı. (Fikret grekoromenci olarak tartışmanın dışında kalmıştı hâliyle.)
“Şaire-i muhtereme Nigâr Hanımefendi’ye” ithafıyla “Terane-i Sabah” adlı bir şiir de yazmış bulunan Cenap, “Vezn-i aruzda bazı teknik kusurları olmakla birlikte hüneri takdire şayandır.” demiş, Fikret’ten bir miktar aruz talim etmesi tavsiyesinde bulunmuş ve hem nalına hem mıhına vuran bu muallak yargısıyla hayli tepki çekmişti.
Ziya Bey, Mehmet Emin Bey’i geride bıraktığını söylediği Nigâr Hanım’ı “vezn-i benanda pek mahir” buluyordu.
Haşim, serbest nazımda Nigâr Hanım’ın Cenap kadar başarılı olduğu kanaatindeydi. (“Benim kadar” diyememişti doğal olarak.)
Darülfünun edebiyat şubesinde yıllarca vezin dersleri veren Ahmet Münif tartışmaya son noktayı koymak için Malumat mecmuasında bir makale kaleme aldı. Başlık “Nigâr Hanım’ın Evzanı”ydı.
Yazının mukaddimesinde Ahmet Münif, Nigâr Hanım’ın fiziken de ruhen de gayet mevzun bir sanatkâr olduğundan söz ediyor, onun şairlik marifetini öve öve bitiremiyordu. “Vezinleri kullanmadaki muvaffakiyetini tartışmayı matbuatımızın göz bebeği olan bir şaireye hürmetsizlik telakki ederim.” diyordu. Kısaca tartışmayı anlamsız buluyordu. Bir şairin bütün vezinlerde başarılı olma imkânından, dolayısıyla tartışmaya katılan üç tarafın da haklı olma ihtimalinden söz ediyordu.
(İlm-i nücuma göre gelecekte Arif Nihat ve Bekir Sıtkı gibi şairler üç vezinde de kalemlerini dörtnal koşturarak bu tür gereksiz tartışmaları kökünden kurutacaklar.)
Ahmet Münif, görüşünü bir kıssa ile örnekliyordu.
Efendim, bir Türk’le bir Arnavut kıraathanede oturmuş, cennet taamlarını tartışıyorlarmış.
Türk diyormuş ki: “Kabak cennet taamıdır.”
Arnavut karşı çıkıyormuş:
“Hayır, efendim, pırasa cennet taamıdır.”
“Kabaktır”, “pırasadır” derken ağız dalaşı büyümüş; tam yumruklaşacakları sırada kıraathaneye giren biri,
“Efendiler, durun, sakin olun!” demiş. “Neyi tartışıyorsunuz?”
Türk demiş ki: “‘Kabak cennet taamıdır.’ diyorum, bu arkadaş kabul etmiyor.”
Arnavut da demiş ki: “‘Ben de asıl cennet taamı pırasadır.’ diyorum, bu arkadaş karşı çıkıyor.”
Adam gülmüş.
“Tartıştığınız şeye bak!” demiş. “Anlaşılan, sizin Mehmet Vahdet Efendi’nin Taamü’l-Cenne kitabından haberiniz yok. Kitaba Nigâr Hanım takriz yazmıştı. O mühim kitabı görseydiniz böyle cahilce laflar etmezdiniz. Ben orada okudum. Âdem babamız cennetten çıkarken kabağı koltuğunun altına almış, pırasayı da belindeki kuşağa kılıç gibi takmış. Yani her ikiniz de haklısınız.”
Ahmet Münif yazısını “Nasreddin Hoca’mızın dediği gibi herkes haklı.” diye sürdürüyor, dördüncü cephe olarak “Ben de haklıyım, değil mi ey kariler!” diye bitiriyordu.
Nigâr Hanım, tartışmalara cevap olsun diye Mürüvvet’in bir sonraki sayısında biri aruz, biri hece, biri de serbest olmak üzere üç şiir neşretti.
Feilâtün (Fâilâtün) feilâtün feilün (fa’lün) kalıbıyla yazdığı aruzlu şiir şöyleydi:

Fenafillah

İnleyen ruhuma girdin yine sen
Yine matemle tanıştım yeniden
Çırpınıp inleyerek her gece ben
Ölürüm her gece sensizlikten.
Yükselir ah edişim Allah’a…

Ne tahassüs ne tükenmez heyecan:
Hasta ruhum eriyip aktığı an
Bitecek aşk ile çırpınmaktan;
O kadar ben sana geçtim ki inan,
Kaniyim şimdi fenafillaha!

14’lü heceyle yazdığı şiir de şöyleydi:

İnleyen Âşık

Ben ne bir nevbaharın ne güzün şairiyim
Saadetle nizalı bir hüzün şairiyim
Bana ra’şeler verir mevte koşan akşamlar
Şiirimi sıksanız serâpâ keder damlar
Yürüdüm biteviye hülya tepelerimde
Kâinatı taşıdım altın küpelerimde
Evveli gam olanın bilmedim ahiri ne
Vasıl oldum nihayet şiirin ahirine
Bîçare Nigâr’ım ben bir âşık-ı nâlânım
Çeşmim önüme aksın eğer varsa yalanım

Serbest şiir ise şöyleydi:

Kalsın Aksin Gözlerimde

Ne sevenim var ne kimseyi seviyorum.
Ne sevmek ihtimalim kaldı.
Boş dimağ, boş kalp, boş bir hayat…
Ben bu elemli ömrü böyle hazin
Kimsesiz neşesiz melûl u gamîn
Geçirip sonra mevte mahkûmum
Ölürsem kalsın aksin gözlerimde

(İlm-i nücuma göre, ileride Gülden Karaböcek, bu şiirden ilhamla “Ne bir sevenim var ne seven bir kalbim” nakaratlı “Sürünüyorum” adlı bir şarkı söyleyecek.)
O gün bütün tartışmalar bıçakla kesilmiş gibi bitti mi? Hayır, tabii ki!
Aruzcular, “Gördünüz mü, Nigâr Hanım’ın şiirinde aruz âdeta kanatlanıyor.” dediler.
Hececiler, “Biz demedik mi? Hecenin sultanıdır o.” diye övünmeye devam ettiler.
Serbestçiler geri kalır mı? Onlar da “Nasıl? Serbest nazmın ustası kimmiş? Şimdi anladınız mı?” diye sordular.
İlgisi var mı yok mu düşünmeden “Ne demiş Ziya Paşa? Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” diye de eklediler.
-Devam edecek-


Yorumlar - Yorum Yaz