MUHTEREM

Tekir’de âdettendir çınar altında çay içenlerin, yol boyunda olta vuranların bir kısmı, lokantalara giren otobüsleri sayar hep. Ve sonra, ‘Vay be yavrum falan lokantaya şu kadar otobüs durdu. Valla ağzına kadar doluydu lokanta, hep yemek yiyorlardı. Lan bu adam bu kadar parayı nereye koyuyor?’ diye lafların arkası kesilmezdi.
Faruk Usta da herhalde bu tür hesapların kurbanı olsa gerek. İşinin erbabı bir marangoz ustasıyken yol boyu lokantacılığına soyunmuştu. Oysa ne hesaplar vardı bu yol boyunda...
Cumartesi günü erkenden geldi. Gelmesiyle birlikte bir amele minibüsü park etti lokantanın önüne. Minibüsten inen doğru tezgâha koşuyordu ama tezgâh boştu. Hemen mutfağa girdi ve ustaya yemeğin neden çıkmadığını sordu. Usta, gayet rahat biçimde:
“Yarım saate kadar çıkar.” dedi.
Faruk Usta sinirlenmişti:
“Yarın yemekleri erken çıkar, amele sevkiyatı olabilir demedim mi?” diye çıkıştı aşçıya.
Aşçı:
“Kalkamamışım” dedi umursamadan.
“Bu işi yapacaksan erken kalkmaya mecbursun!”
Aşçı tekrar:
“İşinize gelirse… Beğenmiyorsanız usta bulursunuz.” diye karşılık verdi.
Faruk Usta sesini çıkarmadan dışarı çıktı. Yolcular, çoktan karşı lokantaya gitmişti bile. Kimseye bir şey söylemedi.
Ertesi gün daha da erken geldi, aman bugün bir eksiklik olmasın diye. Etrafı dolaştı, tuvaletleri kontrol etti, salona göz attıktan sonra mutfağa girdi. Gördükleri karşısında dondu kaldı. Aşçı, yemek yapmak için kuzineyi odunla doldurmuş, yakmak için üzerine kepçeyle ayçiçek yağı döküyordu.
“Ne yapıyon sen?” dedi.
Aşçı:
“Az bir yağ döktüm patron, hızlı yansın diye.”
“Yazıklar olsun!” diye sokranarak salona çıktı.
Bir sigara yaktı. İki saat sonra gelen ortağına olanı biteni anlattı:
“Usta bulamak, durumu idare edek.” diye geçiştirdi ortağı. Yeni mesleğin ilk sürpriziyle tanışmış oldu.
Aradan birkaç gün geçmişti. Lokantanın arkasında dolaşıyordu. Sucu otobüsün camlarını yıkarken, bir garsonun kaptanla ağız ağıza konuşmalarına dikkat kesildi. Aynen şöyle diyordu garson:
“Kaptan buraya bazen leşler geliyor, ucuz yollu onları alıp yemek yapıyorlar.”
Garson, kaptanın “Peki hangi lokanta iyi?” sorusuna da karşıdaki lokantayı göstermişti. Faruk Usta’nın kan beynine sıçradı, rengi kızardı. Bir masaya oturup otobüsün gitmesini bekledi. Otobüs gidince garsonu da çağırdı:
“Beni dinle Selami, şimdi sana bir şey soracağım amma doğru söyleyeceksin. Tamam mı?” dedi.
Selami:
“Tamam, patron sor.” diye başını salladı. Faruk Usta, derin bir iç çektikten sonra:
“Dinine, imanına bizim leş aldığımızı ne zaman gördün?”
“Ne leşi usta?”
“İnsan yediği kaba pisler mi? Karşı lokantadan kaç para aldın?”
Selami iyice kızarmıştı, kekeleyerek:
“Dinime, imanıma usta…”
“Yemin etme şerefsiz, kaptana anlattığını duymadım mı?”
Selami:
“Nerden çıktı bunlar?” diye sokranıyordu.
Faruk Usta, yerinden kalkarken, kızgın bir şekilde:
“Şimdi sana nerden çıktığını göstereceğim.” diyerek, Selami’ye iyi bir tokat indirdi: “Defol şimdi, övdüğün lokantaya!” dedi.
Başka bir gün içeri girdiğinde ormancıyı kasaya yakın yerde otururken buldu. Ormancı:
“Acıktık be muhterem!” dedi.
Garsonu çağırdı Faruk Usta:
“Oğlum bize, kuru fasulye, pilav ve ayran getir.”
“Hemen!” dedi garson.
Ormancı:
“Şefim ben bir buçuk pirzola, salata, ayran istiyorum.”
Faruk Usta:
“Günah benden gitti. Sen bilin o zaman.” deyince, Ormancı hazır cevap:
“Neden günah senden gitti muhterem?” dedi.
Faruk Usta:
“Kuru fasulye ısmarlayacaktım gönlümden, sen kebap dedin.”
Ormancı kendinden emin, biraz da tehditvari:
“Biraz önce meşe odunları lokantanın arkasına geçti. Nerden geldi?”
“Karşıdan…” Faruk Usta, biraz düşündü: “Sen o zaman hangi ağaç olduğunu da biliyon?”
“Kul kuldan, kul Allah’tan…” dedi ormancı.
O arada kebap masaya gelmişti. Ormancının avurtları şişerken, Faruk Usta:
“Vay be! Görünmez ortaklar…” diye söyleniyordu.
Günler böyle aldım, verdim; falan otobüs boş geldi, falan direk geçti, durmadı gibi birtakım hengâmeler içinde geçip gidiyordu. Faruk Usta’nın aklında kalan yalnız ortaklarıydı. Çay ocağında bir tanıdığıyla çay içip sigaralarını tellendirirken, garson koşarak geldi:
“Abi, hem maliyeden geldiler he mi de özel idareden.”
Müsaade isteyerek kalktı Faruk Usta.
Özel idareden gelenleri, ortağı masaya oturtmuş, garson siparişlerini alıyordu. Maliyeciler, masaya yakın oturmuşlardı. Onların yanına vardı. Maliyeciler, lokanta ruhsatını istediler. Faruk Usta, “Bizim ortak ilgileniyor.” dediyse de aldırış etmediler. O arada ceza kâğıdını çıkardılar. Tam yazarken misafirlerden biri elini yıkamak için kalkmıştı. Durumun farkına varan Faruk Usta müdahil oldu ve yedirip içirip bir aylık müsaadeyle onları gönderdi. Söylenerek özel idarecilerin masasına gitti. Ortağı, Faruk Usta’yı misafirlere tanıttı. Usta misafirlerin yanında bir köşeye oturdu ve adamların iştahla pirzolaları yemelerini seyretti. Ortağı tabaklarda etin azaldığını görünce hemen garsonu çağırdı:
“Ortaya bir kilo pirzola daha. Acele, acele!” dedi.
Faruk Usta kiloyla söylediklerine göre parasını ödeyecekler demek ki diye düşündü.
Yemekler yenmiş, çaylar içilmiş ve kalkma zamanı gelmişti. İçlerinden takım elbiseli, kravatlı olan kasaya doğru yürüyünce ortak hemen yolunu kesti:
“Olur mu sayın müdürüm? Bura bizim değil, sizin.” dedi.
Her ne kadar müdür, yalancı pehlivanlar gibi bir iki perdah yapsa da ortak bırakmadı ve gittiler.
Faruk usta:
“Yahu ortak on kişinin hepsi de özel idareci mi?”
“Sanmam, ama biz müdürü biliriz.”
Günlerden cumartesi, piknikçiler alabildiğine yoğun. Faruk Usta bir taraftan, ortağı bir taraftan tüm kasapları dolaştılar, et yok!
Ortağı:
“Sen hemen Göksun’a git!” dedi.
“Yahu ortak, arabanın sigortası iki gün geçti,” dediyse de dinletmedi:
“Çaresi bulunur, sen hemen gazla hele!”
Arabaya atlar atlamaz, Göksun’un yolunu tuttu. İki kilometre gitmeden trafik çek kenara diye işaretini vermişti bile. Memur: “Ehliyet, ruhsat!” deyince duraksadı ve gönüllü gönülsüz evrakları polise uzattı.
“Sigortanın günü geçmiş, arabayı bağlamaya kadar gider bu. Neden yaptırmıyorsun?”
“Çok telaşlı geliyoruz Memur Bey?” dedi Faruk Usta.
“Sen ne iş yapıyorsun?”
“Yol boyu…”
“Hangisi?”
“Havuzlu”
“Peki git, görüşürüz” dedi.
Kafası karman çorman, yolda yalpaladığı oluyor. “Görüşürüz, ne demek?” Ortağı, “Çaresi bulunur” demişti. Bunlar da mı ortak diye geçti aklından, tam karar veremedi. Ama hadi bunlar da fahri ortak olsun, diye düşündü.
Bir gün gene böyle iki ortak masada çaylarını içerken, gösterişli bir araba yanladı, yanladı, park yerine girdi. Faruk Usta:
“Şefim ilgilenin.” dedi ama ortak:
“O bizim firmanın müdürü.” diye karşılık verdi. İkisi birden hemen fırladılar:
“Müdürüm hoş geldiniz” diyerek inmelerini beklediler ve sonra da masaya aldılar onları.
“Buranın balıkları iyidir müdürüm. Yanında pirzola, Adana şiş, karışık…” dedi, Faruk usta.
Kalkma zamanı gelmişti, müdür bey ortağını da çağırmasını istedi Faruk Usta’dan. İkisi bir araya gelince:
“Değerli arkadaşlar, biz bugün hem Ankara’ya gidiyoruz hem de yol boylarını kontrol ediyoruz. Sizden ricamız şu, büromuza mobilya takımı, buzdolabı ve yeni televizyonlardan bir televizyon istiyoruz.” İki ortak da baş üstüne diyerek misafirlerini uğurladılar.
‘Deli Oğlan’ lakabıyla anılan komutan gelinceye kadar bayağı rahattılar. Deli Oğlan geldikten sonra da Faruk Usta, daha fazla dayanamadı, soluğu Kenan’ın yanında aldı.
“Yahu muhterem, senden bir ricam var” dedi Faruk Usta. Gözlüğünü çıkararak, ‘muhterem’ ibaresini kullanmışsa belli ki bir sorunu, konuşmaya ihtiyacı var demekti.
“Şöyle oturalım hele” dedi Kenan.
Bir çay söyledi, birer sigara yaktılar. Yaşları farklı olsa da iyi anlaşır, dertleşirlerdi. Kenan, onun yaşına ve sanatına; o da Kenan’ın aydın ve ileriyi gören birisi olmasına saygı duyardı.
“Derdin ne?” dedi Kenan.
Faruk Usta, gözlerinden bir iki damla yaş gelerek başladı anlatmaya:
“Beni bir doktora götür! Ben yıllardan beri ustalık yaparım. Zanaatımla ilgili çok büyük iltifatlar aldım. Gelelim şimdiye. Lokantacılık işi ne kadar meşakkatli ne kadar zormuş. Bu işi yapmak ve ayakta kalmak için seksen kişiye eyvallah etmeye mecbursun. İçerde senin ekmeğinle beslenen adamların hainliği, dışarda zorunlu muhatap olduğun bir sürü insan... Hadi bunları anladık, bir de ‘Deli Oğlan’ çıkmasın mı?”
“Sorun ne?”
“Dolapta tek bir tavuk var. ‘Onu da hemen bizim eve gönderin.’ dedi.”
“Komutanım tek tavuk kaldı, yarın gönderelim.’ demez olaydım, tavuktan başladı veryansın etmeye. Şimdi muhterem, ya beni bir doktora götür, ya da bana bir akıl ver. Ben erkekliğimden bile şüphelenmeye başladım, emredersiniz, tabii efendim, hemen, yaptırırız!’ diye diye.”
“Peki” dedi Kenan: “O zaman dinle. Senin doktora değil, ortam değişikliğine ihtiyacın var. Sen kendine hangi meslekte usta dedirttin? Bilmediğin denizde niye kulaç sallarsın Faruk Usta’m?”
Faruk Usta, Kenan’ın gözlerine dikkatlice baktı. Sanki ben cevabımı aldım diyordu. Teşekkür ederek Kenan’ın elini sıktı ve “Hoşça kal!” dedi. Lokantaya döner dönmez karaardıçtan yaptığı masayı motosiklete sarıp gazı kökledi. Ortağı arkasından bağırıyordu:
“Ustam, nereye?”


Yorumlar - Yorum Yaz