SAMAN DEĞİL IRI

Bizim toruna öğretmeni bir ödev vermiş. “Eskiden buğdayın tarımı nasıl yapılırdı?” Babanıza veya yaşıyorsa dedenize, ninenize sorarak deftere yazın demiş. Geldi başıma dikildi.
“Dede siz buğdayı eskiden nasıl ekerdiniz?”
Birden gözümün önünde köyümüzün mor dağları, o canım tarlalar, eski rençberlik işleri ve anam, babam, dedem, ebem gelip dikildi. Burnumun direği sızladı hani torun görmese ağlayacaktım. Neyse kendimi toparlayıp derin bir iç geçirdim. Başladım anlatmaya.
“Oğlum biz eskiden çok şeyi elimizle, bilek gücümüzle görürdük. Eski tabirle “omuz etiyle” yürürdü her iş. Tarlaları kara sabanla sürerdik. Bu iş için de öküz, at ve camız gibi hayvanları koşardık. Tarla sürüldükten sonra elimizle tohumu saçardık toprağa. Sonra da tekrar ikilerdik.”
Torun sordu:
“İkileme ne demek dede?”
“Yani ikinci kere sabanla sürerdik. Tabii sonra direktörler çıktı. İkili, üçlü pulluklarla sürdükten sonra mibzerle ekim yapılır oldu. Bu daha kolaydı. Neyse biçim zamanı gelince de bu defa tırpanla, orakla sapları biçerdik. Sonra biçilen ekinler yığın vururduk. Yığın halindeki sapları kağnılarla, at arabalarıyla, hatta direktörün yaygınlaştığı ilk zamanlarda bile römork ile harman yerine taşırdık. Harman yerine getirilen saplar döşek şeklinde yere serilir ve dövenle sürülürdü. Sürekli alt üst edilerek iyice sürülen ve adına malama dediğimiz sap saman karışımı bir şey çıkardı. Onu da bir tepecik halinde harmanın ortasına yığardık. Daha sonra rüzgârın esmesini beklerdik. Uygun rüzgârla bu malamayı savurarak dane ile sapı birbirinden ayırırdık. Sonraları savrum makineleri icat oldu da rüzgârı beklemez olduk. Sonra da patoslar çıktı düvenler tarih oldu. En sonunda da biçerdöverler çıktı patoslar da tarih oldu. Savrum esnasında daneler en öne düşerken, adına iri denilen sapların boğum noktaları döven taşları ile tam olarak kesilemediği için danenin önüne düşer, saman haline gelmiş saplar da en arkaya düşerdi. İri ile saman ayrı ayrı taşınır ve muhafaza edilirdi. Saman daha çok sağmal ineklere, tosunlara verilirken iri denilen kısım ya at, eşek gibi hayvanlara verilir ya da tandırda yufka pişirmede yakacak olarak kullanılırdı. Buğdayı da değirmene götürür öğütüp un ederdik.”
Toruna iri ve saman meselesini anlatınca aklıma bizim köyde yaşadığım bir hadise geldi. Ben de Pektaş Hoca’ya ne göndereceğim diye düşünür dururdum. Torun söylediklerimi yazdıktan sonra:
“Şimdi sıra benim ödevde.” dedim.
Torun ne demek istediğimi anlamıştı. Hemen telefonun ses kaydını açıp elime tutuşturdu.
“Dede sen şimdi telefona konuş. Bitince bana haber ver. Ben Mehmet Pektaş amcaya gönderirim.” dedi ve yanımdan kaçtı. Biz de başladık mecburen anlatmaya.
Yine ellili yıllardayız. Daha köyden şehre gitmemiştim. Sayılı ağaların kapısında çobanlık ederdim. Son çoban durduğum Veli Kâhya’nın kapısından yeni ayrılmıştım. Gözüm Fakıoğlu’nun çobanlığındaydı. Fakıoğlu’nun büyük gelini Hatice, kardeşimin kızıydı. Bu kapıda ekmek aş boldu. Fakıoğlu asabi, nahıs bir adamdı ama hak hukuk bilir, gözü bol bir adamdı. Biraz da tirendaz, evecen ve tertipli bir adamdı. Çok konuşandan, çok gülenden gıcık alırdı. Ama çobanına, kapısındaki azabına iyi bakardı.
Köyümüzde ileri gelen birkaç ağanın odası vardı. Burada akşamları toplanılır ve sohbet edilirdi. Ayrıca köye dışarıdan gelen yabancılar bu odalarda misafir edilirdi. Bu misafirler yerine göre bir devlet memuru, bir çerçici, çarıkçı, kalaycı, yolcu ve zaman zaman da dilenciler olabilirdi. Benim gözde ağam olan Fakıoğlu’nun odası da en fazla misafirin ağırlandığı bir odaydı. Misafirlere üç öğün yemek verilir, gece yatak serilir, hayvanları da ahırlara alınarak yemlenir ve sulanırdı. Ekmek bol, bakım iyi, yatak yorgan tertemizdi. Hele akşamları yapılan sohbetler baldan daha tatlıydı. Yazın odanın yanındaki büyük ambarın balkonunda da yatılabilirdi.
O akşam Fakıoğlu’nun odasına gitmiştim. İçeri girdiğimde Hasan Kâhya, Fakıoğlu Ali Ağa, Sarı Mehmet, Pat Ahmet, Kel Üsüğün Mikdat ve iki de misafir vardı. Gençler de hizmet için kapıya yakın yerde sıralanmış misafirlere çay veriyorlardı.
Ben içeri girince ayağa kalkıp yer gösterdiler. Hasan Kâhya’nın yanına oturdum. Sarı Mehmet yine elinde bir tabanca getirmiş Hasan Kâhya’ya gösteriyordu. Hasan Kâhya silah hastası bir adamdı. Silahtan çok iyi anlardı. Sarıların Mehmet de nerde lüzumsuz bir iş var onu icra etmekten zevk duyardı. O da silah hastasıydı. Sürekli tabanca alır satardı. Tabanca alır satardı derken silah tüccarı değildi. Gider bir toplu tabanca alır, onu beğenmez gider şarjörlü bir şey alırdı. Bir bakarsın Baretta, bir bakarsın Fransız onlusu, bir bakarsın Karadağ, bir bakarsın Maçka yapısı bir yedili… İşin bilirkişisi de Hasan Kâhya… Bu ikisinin bayağı bir macerası vardı ki onu bir dahası için saklayalım.
Bu silahı getiren de bu defa çerçilik eden Cümük isminde bir adamdı. Adamın gerçek adı Cuma’ydı ama biz ona Cümük derdik. Bu adamı hiç gözüm tutmazdı. Öte bete yanında böyle saklı gizli tabanca, mavzer, fişek, mermi de sattığı için çok kızardım ona. Nereli olduğu bile belli değildi. Cümük eline almış bir Fransız onlusu, anlatıyor da anlatıyor, tabancayı bozuyor, takıyor... Artık kabak tadı vermişti. Sanki tabanca değil mitralyözdü mübarek. Sarı Mehmet de bir gözü tabancada bir gözü Hasan Ağa’da ha bire “şöyle mi, böyle mi?” diye soru soruyor, o da yeminli, şartlı övüp duruyordu.
Mehmet, Hasan Ağa’ya dönüp:
“Ne dersin ağa, benim Karadağ’ı verip bunu alsam mı?” diye sordu.
Hasan Ağa pos bıyıklarını kıvratıp Cümük’ün elindeki tabancayı aldı. Doldur boşalt yaptı. Eliyle tarttı, dilini ısırarak nişan aldı, tetik düşürdü. Sonra da Cümük’e:
“De bakalım Cümük Efendi bunun oluru ne?” diye sordu.
Cümük “Vallaha Hasan Ağa” diye yeminle söze başlayınca deminden beri hiç konuşmayan Fakıoğlu:
“Allah belanı versin, tu sana alçak. Şeytan işine yeminle başlıyon. Allah’ın adını pis işlerinizde kullanmasanız olmaz mı? Evin beti bereketi kalmayacak sizin yüzünüzden. Tecir misin, eşkıya mısın belli değil. Bir daha benim odama silah, mermi ile gelirsen tövbeler olsun seni odaya koymam.” diye adamı epey bir payladı.
Aslında ben de muhabbet böyle tatsız bir mevzuda çırpınıp dururken dayanamamıştım ve tam da müsaade isteyecektim ki sağ olsun Fakıoğlu olaya el koymuştu. O sırada Fakıoğlu’nun ortanca oğlu Abidin odaya nefes nefese girdi.
“Baba inek doğuramıyor, buzağı ters gelmiş ellaam. Anam İrfani ağa bir baksın diyor.” deyince ben rahatlamıştım.
Bana bir iş çıkmıştı. Fakıoğlu bana gözüyle “bir bak” dercesine işmar ettikten sonra teyzesinin oğlu olan Hasan Ağa’ya:
“Hasan teyzoğlu şimdi bir iş çıkaracaksın sen de. Şeytan doldurur derler, oynama şu tabancayla!” demişti ki tabanca patlamaz mı? Mermi kulağımın yanından vınılayıp arkamdaki direğe gömüldü.
Ne olduğunu anlamamıştım ki Fakıoğlu birden ayağa kalktı ve çerçinin yüzüne tükürdü.
“Lan Hasan çıkın odamdan al bu meymenetsizi git kendi evine. Pazarlık mı yapıyon, tabanca mı alıyon ne halt edersen et. Bir daha benim odamda silah meselesi konuşulmayacak. Hele hele bu herifi bir daha bu odada görmeyeceğim.” diye bağırdı.
Ben o sırada can havliyle kendimi kapıya atmışım. Aklım başıma geldiğinde bir de baktım yanımda Fakıoğlu’nun oğlu Abidin gülüp duruyor. Sonra Hasan Ağa yanıma geldi.
“İrfani bir şeyin var mı? Kusura bakma bir kazadır oldu. Cümük tabancanın ağzına mermi vermiş meğerse.” diye gönlümü aldı.
Peşinden sırtında heybesi ile Cümük ve Sarı Mehmet dışarı çıktı.
Fakıoğlu da ambarın direğine bağlı olan Cümük’ün eşeğini çözüp yuları Cümük’e verdi.
“Ulan bir daha bu kapıya gelirsen seni şart olsun vururum. Defol pis mendebur!” diye bağırdı.
Cümük de daha:
“Mütasir olma Hacı Ağa, kaza oldu kaza.” diye tekrarlayıp duruyordu.
Fakıoğlu:
“Lan defol git, şimdi elimden bir kaza çıkacak. Hasan al şunu götür!” diye bağırdı.
Baktım ortalık gergin ben hemen çocuklarla ahıra gittim. Kadınlar da ahırda uğraşıyordu. Beni görünce Satı Kadın:
“İrfani Ağa seni Allah gönderdi. Buzağı ters gelmiş, hayvan ölecek sanki.” dedi.
Ben hemen ellerimi sıcak suyla yıkayıp doğuma müdahale ettim. Epeyce bir uğraştım. Sonunda buzağıyı çevirip hayvanın doğurmasını sağladım. Ama terin suyun içinde kalmıştım. Bu sırada vakit de bayağı geçmişti.
Dışarı çıktığımda müthiş bir yağmur yağmaya başladı. Bu havada eve dönmem imkânsızdı. Bu sırada Fakıoğlu da yanımıza gelmişti. Deminki öfkesine şimdi de bir telaşe eklenmişti. Öfke ve endişe dolu bir ses tonuyla:
“Ne yaptınız, inek kurtuldu mu?” diye sordu.
“Çok şükür ağa” dedim.
“Allah razı olsun, ağzı dili olmayan hayvan. O da can taşıyor. Sen de olmasan halimiz harap. O mikrobun yüzünde az kaldı sen de canından olacaktın.”
“Aman Ağam o nasıl söz, elbette elimizden geleni yapacağız. Sayende birçok ev katık görüyor sofrasında. Hem o bir kazaydı, geldi geçti. Ben unuttum bile.”
Fakıoğlu böyle övülmekten hoşlanmazdı.
“Allah bize veriyor, biz de olmayana veriyoruz. Bunda söylenecek bir şey yok. İnsanlık vazifemiz. Böyle şeyleri dile getirip de nefsimizi kabartmayın, sevabı da bereketi de kaçar. Sonra olmadık yerde itin biri gelir başına bela olur.” diye huysuzlandı.
Ben de üstelemedim ve gitmek için müsaade istedim.
Fakıoğlu aynı zamanda ters bir adamdı, birden celallendi.
“Bu yağmurda karşının çaydan sel gelmiştir. Sen bana sövdürecek misin? Bu yağmurda bir yere gidemezsin. Odada sana da yatak açsınlar.”
Mecburen o gece ben de odada yatacaktım ama iki misafir vardı. Bu adamlarla aynı odada yatmak istemezdim. Ambarın balkonunda yatmayı düşündüm.
“Ben o adamlarla aynı odada yatmam ağa. Ambarda yatayım.”
Fakıoğlu dik dik yüzüme bakıp:
“Yağmur yağınca hava serinledi ne de olsa. Orada üşürsün. Salona yatak sersinler. Sen evin adamısın. Hem o adamın birisini Sarı Mehmet götürdü. Öbür dilenci de karısıyla gelmiş. Onlar odada yatacak.”
Bu teklif çok samimiydi ama ben içerde de o kadar horantanın arasında yatamazdım.
“Yok ben üşümem, ambarda yatarım.” dedim ve ahırdan çıkıp ambara koştum.
Fakıoğlu’nun ortanca oğlu Abidin ile birlikte ambarın merdivenlerinden çıktık. Abidin yatağımı serdi ve gitti. Ben de soyunup yattım. Hava serin olsa da altımızda kıl palazın üzerine serilmiş yün döşek, üstümüzde beş okkalık yün yorgan hemen uykuya dalmışım.
Gece yarısı ayakyoluna gitmek için uyandım. Bir de ne göreyim, yanımda bir yatak serilmiş, akşamki adam ve karısı yatıyor. O kadar sinirlenmiştim ki şu adamın gırtlağına çökeyim dedim. Neyse la havle deyip yatağımı toplayıp odaya girdim ve yattım. Sabah ezanı ile tekrar uyandım ve ahıra bakmak için dışarı çıktım.
Ahırın önüne geldiğimde içeride bağrışmalar duydum. Hayvanları yemlemek için ahıra giden Hatice’nin sesiydi bu ama bir erkek sesi ve yabancı bir kadın sesi daha geliyordu. Hemen içeri daldım, bir de ne göreyim; Hatice elinde bir idare lambasıyla olukların başında dikiliyor, akşamki dilenci ve karısı da olukların içine yatmışlar. Ben de iyice zıvanadan çıkmıştım.
“Ne yapıyorsunuz burada lan! Akşam odada, gece ambarda, sabah ahırdasınız. Misafir misiniz yoksa eşkıya mı?” diye bağırdım ve elime oradaki bir sırığı aldım. Adamı dövecektim.
Adam kekeleyerek:
“Ağam durum bildiğiniz gibi değil. Bizi odada yatırmadılar. O yüzden ambara çıktık, orda da yatırmadılar. Biz de kalkıp ahıra geldik.” dedi.
Ben bir şey anlamamıştım. Hatice ile göz göze geldik.
“Ne diyor bunlar?”
Bizim Hatice gelin:
“Bilmiyorum İrfani Emmi.” dedi.
Ben elimdeki değneği oluğa vurarak:
“Kim yatırmadı lan sizi?” diye tekrar bağırdım.
Adam korkudan iyice kekelemeye başladı.
“Ağam sizin odada yatır var ellam. Ak sakallı üç adam bizi odada duvardan duvara çarptı. Neye uğradığımızı şaşırdık. Odadan bu yüzden kaçtık.”
Hatice:
“Emmi, bu şerefsiz ve bu sürtük karısı anadan üryan yatıyorlar. Gör ki gece ne halt ettiler. Tövbe tövbe. Pis cenabetler, keşke kafanızı gözünüzü kırsaymışlar.” dedi.
Bu defa kadın devreye girdi.
Vallaha bildiğiniz gibi değil. Bu kör olasıca Çercici Cümük’ten boğma rakı almış. Gece kalktı onu zıkkımlandı. Bana da zorla içirdi. Ağzım dilim kavruldu, öleceğim sandım. Sonra da köpek zerhoş olunca kalktı odanın ocaklığına işedi. Tam yanıma yatmıştı ki bir sarsıntıyla neye uğradığımızı şaşırdık. Üç tane aksakallı dede peyda oldu, bizi duvarlara çarptı. Dışarı zor attık kendimizi. Aklımıza gusül etmek geldi. Gidip köy çeşmesinin oluğunda abdestlendik. Yattık ama beş dakika geçmemişti ki yine geldiler ve bizi duvarlara çarptılar. Yatağı, yorganı aldık ambara çıktık, senin yanına sessizce yattık. Hemen uyumuşuz. Sonra bir uyandık yine o üç sakallı bize giriştiler. Ambarın döşeme tahtaları bile kendiliğinden kalkıp kalkıp kafamıza vuruyordu. Sanki deprem olmuş gibiydi. Bu defa ahıra kaçıp canımızı zor kurtardık. Olukları samanla doldurup yattık. Hemen uyumuşuz. Şimdi de siz geldiniz.”
Kadın lafını bitirmişti ki bizim Hatice, kadının yakasından tutup onu oluktan aşağı düşürdü.
“Şuna bak bir de olukları samanla doldurmuşlar. Oluklara bu kadar saman dökülür mü?” diye bağırdı.
Kadın, ineklerin arasından ayağa kalkıp:
“Kele bacım vallaha saman değil ırı, ırı! Saman beni kaşındırıyor, onun için ırı döktüm oluğa!” demez mi?
Onun “ırı” dediği bizim samanın irisi dediğimiz kısmı. Bir anda öfkemin yerini bir gülme aldı ki sormayın. Ben gülmeye başlayınca bizim Hatice daha da sinirlendi, elimdeki sırığı çekip aldı ve adamla kadına “alın size ırı” diyerek girişti. Adam ve kadın ahırdan bir çıktılar sormayın. Benim gülmekten ayakta durmaya halim kalmadığı için iri dolu oluğa kendimi bıraktım.


Yorumlar - Yorum Yaz