ÇEKİNİRİM KURA ÇEKMEKTEN

Önce bir parodi yapalım izninizle: Orhan Veli’nin “Kitabe-i Seng-i Mezar” manzumesinden çıkaralım bu parodiyi. Hani orada ayağındaki nasırdan muzdarip bir Süleyman Efendi vardı ya. Ayakkabısı vurmadığı zamanlarda Allah’ın adını anmayan ama günahkâr da sayılmayan gariban adam.

“Hiçbir şeyden çekmemişti dünyada
Nasırından çektiği kadar”

Allah kaderini benzetmesin, hani sonunda ölmüştü ya. Orhan Veli de onun ardından “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” diye ağıt yakmıştı ya.
Evet, yazık oldu Süleyman Efendi’ye.
Ama bana da yazık değil mi?
Nasırım yok çok şükür ama benim de kura çekme derdim var.
Anlayacağınız hiçbir şeyden çekmedim dünyada kuradan çektiğim kadar. Öyle ya, herkes kura çeker, ben kuradan çekerim.
Devlet memurunun değişmez kaderidir. Para biriktiremez. Bir çözüm bulur kendince. Üç beş kişiyi bir araya toplar, altın günü, döviz günü, TL günü falan düzenler. Böylece “Damlaya damlaya göl olur, damlacıktan sel olur.” atasözünü de içselleştirmeye çalışır. E, ne de olsa bu sözü atalar söylemiştir; bir bildikleri vardır elbet.
(Altın günü dedim de, söylemeden geçmek olmaz şimdi, o konu uzmanlık alanıdır kadınların. Lisans, yüksek lisans ve doktoralarını bu alanda tamamlamışlardır. Gramlar, çeyrekler avuçlarda şıngırdarken sehpalardaki börekler, çörekler, tatlılar, velhasıl hamur işlerinin yedi türlüsü de mideleri şenliğe çağırır. Şunun da tadına bakayım, bunun da tadına bakayım, ondan da bir ısırık alayım derken karbonhidrat patlaması yaşanır. Sonra da “Ay kızlar, su içsem yarıyor.” savunmaları… Neyse, bu konuyu teğet geçelim isterseniz. Ben canımı sokakta bulmadım. Günlerin ısrarlı müdavimlerinden biriyle aynı çatı altında yaşıyorum sonuçta. “Ne demek istiyorsun sen?” sorusunun cevabını vermeye hazır değilim.)
Her zaman olduğu gibi oldu yine. Ben bu lafı çalıya sarma hastalığımdan ne zaman kurtulacağım, Allah’ım! Bir gün yazı yazarken küt diye konuya girebilirsem çıtçıtlı diş protezimi kıracağım.
Nasıl bir başlangıç? Şöyle mesela: Bir kura çekimi mağduruyum ben. Ne zaman kura çeksem, çekmemem gerekeni çekerim. Diyelim ki TL günü kurası çekeceğiz ve on kişiyiz. Onuncu ay benimdir. Kibritlerin kısası bana tapuludur. Kurada İstanbul’u çeken, yirmi kişiye çay ısmarlayacaktır. Kim çeker? Tabii ki ben.
Kaç güne girdiysem hepsinde son ayı çekmişimdir. İstisnası yok. Alıştım artık. Yadırgamıyorum. Kura çekiminden önce “Bakın,” diyorum, “son ay benim.” Gerçekten de çekiyorum, son ay! Benim için çok doğal bir durum bu ama arkadaşlar çok şaşırıyorlar. Aslında bu da güzel bir şey. Düşünün ki kumbarada para biriktirdiniz ve en sonunda toplu para alıyorsunuz.
Çekmemem gerekenden kastım bu değil. Sonuçta âcil bir ödemen; yakana yapışan, boğazına sarılan, gırtlağını sıkan, ümüğüne çöken bir alacaklın yoksa toplu parayı hangi ay alırsan al, fark etmiyor.
Asıl olay şu: Bir gün bölüm başkanınız sizi çağırır. Üniversitenizin komşu şehirdeki fakültesinde derse girecek bir öğretim elemanına ihtiyaç olduğunu, resmî yazıyla eleman istendiğini, haftada iki gün derse gitmek isteyip istemediğinizi sorar. Özür diler, affınızı istirham eder, kesin ve keskin bir üslupla “hayır” dersiniz. “Ama olmaz ki” der bölüm başkanınız. “Bölümdeki beş kişiye sordum. Hiç kimse gitmek istemiyor. Ben ne yapayım şimdi?”
Müsaade isteyip bölüm başkanının odasından çıkarken “En iyisi kura çekmek” cümlesini duyunca elektriğe çarpılmış gibi döner, “Aman hocam, sakın ha, hocam, kura çekmeyin, hocam!” dersiniz.
Bölüm başkanı başka çıkış yolu bulamamıştır. Beş hocayı çağırır. Sizin kıvranmalarınıza aldırmadan kura çekilir. Sonuç bellidir. Kura size çıkmıştır. “Biliyordum, kuranın bana çıkacağını biliyordum.” diye sızlanırsınız.
Kabullenmek imkânsızdır.
O gün eve gidersiniz. Yüzünüzden dökülen bin parçadır. Nedenini merak eder evdekiler. Açıklamak zorunda kalırsınız. Onları da üzüntünüze ortak edersiniz. O gece sabaha kadar kirpikleriniz birbirine değmedi dense yeridir. Öyle içten yalvarırsınız ki: “Allah’ım,” dersiniz, “n’olur bir sebep yarat! Seni gönülden seven, senin de gerçekten sevdiğin, kapından asla boş çevirmediğin dostlarının hatırı için bir sebep...”
Ertesi gün kalbiniz kırık olarak fakülteye gidersiniz.
Bölüm başkanı çağırır sizi.
“Gitmeye hazır mısın?” diye sorar.
“Tamam, hocam,” dersiniz, “yapacak bir şey yok. Başa gelen çekilir. Mecburen gideceğiz artık.”
“İyi öyleyse” der bölüm başkanı. Kolay gelsin. Yolun açık olsun.”
Teşekkür edip çıkışa yürürken bölüm başkanı seslenir arkanızdan:
“Belki de gitmen gerekmiyordur.”
Dönersiniz.
“Nasıl yani?”
Gülümser bölüm başkanı.
“Öğretim elemanını başka bölümden istiyorlarmış. Resmî yazı yanlışlıkla bize gelmiş. Gözün aydın, gitmiyorsun.”
Söylenenlerin şaka olmadığını anlamanız biraz zaman alır.
İçinizde bir dalgalanma, bir mutluluk.
Kura çekmekten çekiniyorsunuz ama hiç çekinmeden çalacağınız bir kapı var.
Şükürler olsun.


Yorumlar - Yorum Yaz